Hülya Aslan

BİZ NEYİZ…BİZ NEYİZ….


     Bir ülkenin eğitim sistemine bütüncül bakmak gerekir. Nereden ve ne şekilde başlar bir eğitim kurgulamış olursa o ülke çocuklarına eğitim sistemini, tepe noktası da buna bağlı olarak değişir. Bu değişimde okul öncesinden üniversitelere kadar eğitim basamakları ülkeyi yönetenlerin uz görüşleri, bilimsel veriler, üretimi hedefleme tam bağımsızlık, geçmiş deneyimleri ile birlikte değişen dünya şartları gibi etkenler dikkate alınarak şekillenir. Ülkelerin devamlılığı, onlarca yıl sonra olması arzu edilen fotoğrafı ve yeni oluşumlarda söz sahibi olabilmesi için eğitimde bu şekillenmeler zorunludur.

    Gelişmiş dediğimiz ülkelerle az gelişmiş ya da gelişmekte denilen ülkeler arasında ki fark tamda burada başlar. Gelişmiş ülkelerde eğitim sistemi gelen /giden hükümetlerin oyuncağı ya da siyasal- dinsel ve kendileri ile sınırlı kalması gereken görüşleri ile değil, hukuka- bilime ve üretime dayalı uygulamaları ile hayat bulur. Ancak bizim de içinde bulunduğumuz ve sürekli darbeler /kalkışmalar gibi uzantısı dış ülkelerle gerçekleşen yıkımları yaşayan ve yaşatılan ülkelerde ise eğitim sistemleri nasibine düşeni hep fazlası ile alan olur.

    Benim de ilkokul yıllarıma denk gelen 1980 darbesi eğitim sistemimizin bugünkü hallerinin milatlarından ve Köy Enstitülerinin kapatılması darbesinden sonra ki en önemli belirleyicilerinden biri olmuştur. Siyasilerin çağ dışı dünya görüşleri, yükselen laiklik karşıtı tutumlar, dogmatik düşüncelerin bilim sanat ve felsefenin yerine konması ile şekillenen eğitim programları ve tüketim kültürü ile bütün değerlerimizden koparılan çocuklarımız bugün ülkede her şeyin tepe taklak oluşunun sonuçlarını yaşamakta, aldıkları eğitimin dünya ölçeğinde hiçbir sıralamada karşılığının bulunmadığını görmektedirler.

    Okul öncesinden bugün neredeyse tüm ilk –orta öğretim ve liselerin yanında eğitim-öğretim program içeriklerinden, öğretmen eğitimi ve idareci atamalarına kadar yetersizliği, liyakatsizliği, çağ dışılığı, artı değer katamamayı üniversitelerimizde de sistemin devamı ve sonucu olarak görmekteyiz.  

   Bilim, bilgi üretmesi, özerk olması, mutlaka demokrasiyi ve özgürlüğü yaşaması gereken üniversitelerimizin her anlamda eli kolu 1980 darbesinin getirdiği YÖK ile bağlandı. Rektörlük seçimleri kaldırıldı….. taa ki 1992 yılına kadar.

   1992  -2016 arasında bir seçim sistemi getirilip uygulansa da bu seçimlerinde ne kadar geçersizleştirildiğini en az oy alanın ne de kolay o koltuklara hiç gocunmadan oturduklarını bir kaç istisna dışında gördük.

    2016 yılında ise Kanun Hükmünde Kararname ile YÖK’ün kıymetinin daha da arttırıldığının bilincine varalı hayli oldu . Örneğin YÖK tarafından devlet üniversitelerine Rektörlük için adaylar öneriliyor ve önerilen bu (üç) adaylardan biri doğrudan Cumhurbaşkanınca atanıyor.

     Öneren –seçen –seçilen üçlüsü, siyasi kimliklerini aday, aday adayı, milletvekili Cumhurbaşkanı olarak aynı kaynaktan sergiler ve başkaca bir özellik aranmaz olunca 203 üniversitenin 130 devlet üniversitesinde aynı tür atamalar külli yaşanır ve kanıksanır oldu.

  Öyle ki “Diğer devlet üniversitelerin de de tamamen bu kararname ile  (aslı bu üçgen) yapılan atamalar, neden Boğaziçi Üniversitesi’nde protestoya sebep oluyor ki” “bunu anlamakta zorlanıyorum”  diyor Cumhurbaşkanı sözcüsü İ.Kalın bir TV programında.

    Bunu anlamak zor olmasa gerek kendisi de akademisyen kimliği taşıyan biri için. Ama ülkenin tarumar edilmiş eğitim sistemi içerisinde az da olsa dünya üniversiteleri arasında saygınlığını korumaya çalışan ve 150 yıllık geçmişi ile gelenek sahibi bir kaç üniversitemizden biri olduğu için olmasın diye yanıtlayalım basitinden.

    Ancak bilinmeli ki bir haftadır Boğaziçi Üniversitesinde gerçekleşen protestolarda, gerek öğrenci gerek akademisyenlerin söylemleri sadece o üniversite özelinde ifade edilmiş gibi olsa da ülkenin içinde bulunduğu eğitim sisteminde gelinen durumun vücut bulmuş ve herkesçe daha açık okunur hali olmuştur.

     Boğaziçi sonuçtur…

    Bunun yanında atamayı kınayanlara ve bu işin içinde olanlara “terörist” olduğunu söylemek terör ve terörist kavramlarını her karşı duruş, hak arama, boyun eğmeme, itaat etmemeye ve biat kültürünü kabul etmeyen ve senden olmayan herkes için kullanmaya ve bunu normalleştirmeye çalışmak kabul edilir olmadığı gibi bu söylemler toplumu daha da polarize etmektedir.

    Bakın buna karşın gösterilere katılan öğrencilerde ki olgunluğa. Bu ağır itamın karşılığını nasıl veriyorlar. “Bu işin içinde olanlara terörist” sözünü bir öğrenci okuduktan sonra

       Arkadaşlar biz neyizbiz neyiz……? biz neyiz…? diye tekrar tekrar soruyor ve yüzlercesi birden  “ÖĞRENCİYİZ” yanıtını tekrar tekrar veriyorlar.

   Bu gençlere bakıp bir şeyler ve en önemlisi de uzlaşma kültürünü öğrenmek gerekir. “Terörist” diye yaftaladıklarınız size konuşma ve ışıldayan zekâ örneklerini kırmadan dökmeden gösteriyorlar.

   Bir kez daha inancımızı tazeliyor ve gençlerimizin geçen yüzyıllarda kalmış kafaların ve popülist politikaların enstrümanı olmayacaklarını biliyoruz.

O nedenle gençleri karşısına değil yanına alanlar, ülkeleri ve kendileri adına bir adım atabilenler olacaktır.

Ulu Önder ATATÜRK’ün “Gençler! Vatanın bütün ümidi ve geleceği size, genç kuşakların anlayış ve enerjisine bağlanmıştır”. dediği gibi……..

 



ARŞİV YAZILAR