Abidin Yağmur

Turunç


Gerçek adı bende saklı Hayriye’nin.

*

Yeşil gözlerinin ışıl ışıl olduğu yıllardı. Yaşı ya dokuz, ya on Hayriye’nin.

Bir bayram sabahı, bir bayram kalabalığı, dolmuşta karşılaştık.

Giyinmiş, kuşanmış, saçını bağlamış, bir de taç takmış başına. Tacında kocaman, pembe bir kurdele.

Eli hep omzuna astığı simli çantasında.

Titrek.

Dolmuşa biniyor olmanın, Atatürk Parkı’na gidiyor olmanın, deniz kıyısında yürüyecek olmanın heyecanı ellerinden okunuyor Hayriye’nin, yüzünden okunuyor.

*

“Parka mı gidiyorsunuz” dedim.

“Evet amca” dedi. “Denizin oradaki park…”

Sustu birden.

Bir yabancı ile konuştuğu için kendini mi yadırgadı. Yoksa arkadaşları gülerek ona baktılar diye utandı mı?

“Öğrenci misiniz hepiniz” dedim, dikkati Hayriye’nin üzerinden çekmek için.

“Evet” dediler hep bir ağızdan. Sonra okul adları, sınıf adları, memleketler sonra…

“Sen okumayı seviyor musun? Ne olacaksın büyüyünce” dedim Hayriye’ye.

Sanki bu soruyu beklermiş gibiydi.

“Öğretmen olacağım ben” dedi. “Öğretmenler çocuklara ders öğretiyor, okuma yazma öğretiyor. Mesela bu dolmuşa binebiliyoruz. Annem ben olmadan binemez mesela. Bulamaz yolu.”

Sustu.

Annesinin Türkçe bilmediğini söylese mi, söylemese mi diye düşündü belki.

Ya da annesinin Kürtçe düşünülmüş, Kürtçe söylenmiş bir öğüdünü Türkçeye çevirmek istedi.

“Öyle işte…” dedi sonra.

Arkadaşları gülüştüler.

*

Benim abim de öğretmen olacak” dedi sonra. “Ankara’da İngilizce okuyor.”

Ne güzel” dedim. “Abin örnek olur sana. Seni destekler.”

“Babamla amcam diyorlar Hayriye akıllı durursa okuturuz. Annem de çok istiyor. Bana diyor sen hemşire ol. Ben diyorum anne ben öğretmen olacağım.”

*

Dolmuş Çamlıbel durağına geldi.

Çocuklar indi.

Ben de indim.

Bayramlık kıyafetlerini giyinmiş onlarca çocuk nasıl da heyecanlı.

Biri bir büfeye gitti, biri bir büfeye.

Çikolata, gofret, su…

Hayriye gitmedi. Hayriye, çantasını tutmuş sıkı sıkı. Arada bir simli çantasına bakıyor. Bekliyor kaldırımda.

Yerde bir turunca takıldı gözü, eğildi aldı turuncu.

Lafı bana duyurmak niyeti belli.

Ama yanındaki arkadaşına söyledi:

Bizim mahalleden çocuklar buraya ilk geldiklerinde bunu portakal sanmışlar. Yemişler ki acı.”

Gülüştüler.

Caddenin karşısına geçtiler güle oynaya, sahile doğru, pamuk şekerlerine, balonlara doğru.

*

Beş sene mi geçti altı sene mi?

Valiliğin yoksullara yardım kartı dağıttığı binanın önünde gördüm Hayriye’yi.

Yeşil gözlerinden tanıdım görür görmez.

Büyümüş.

Gözleri aynı kalmış, yeşil, ışıl ışıl.

Kucağında bir bebek var. Bir çocuğu elini tutmuş, bir çocuğu hırkasını.

Elinde kağıtlar, elinde nüfus cüzdanları.

*

“Hayriye sen misin? Anasının okuyup hemşire olsun dediği, öğretmen olmak düşleri kuran Hayriye misin sen? Şimdi yaşın 18’i bile bulmamışken 3 çocukla yoksulluk kartı sıralarında. Çocukluğunu, gençliğini yaşayamadan 3 çocuk anası olmuş. Senin seçimin değildi biliyorum elbet. Eşin kim bilir nerede? Ne yapar? Sen burada hükümet konağı kapılarında, dolmuşa binecek kadar okuma yazma öğrenmiş, elinde kağıtlar, elinde nüfus cüzdanları…”

Diyemedim tabi.

Hikayesini soramadan, o kaldırımdan geçen herkes gibi gözlerimi çocuklardan kaçırarak yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm…

Çamlıbel’e gelince önüme bir turunç düştü.

Yoksul çocukların, kız çocuklarının tatlı portakal sanıp da yemeye çalıştığı o acı turunç…

Bir tekme attım turunca.

Dereye doğru hızla yürüdüm.



ARŞİV YAZILAR