Sait Dervişoğlu

Bugün 23 Nisan neşe oluyor insan…


Ne güzel demiş şair. 

İnsanı eskiye götüren şiirdir. Öğrenci olmuş olup da bu şiiri bilmeyen yoktur herhalde. Hepimizin aklına, ruhuna, gönlüne kazılı duran; yazanının belli olmadığı, bu güzel cümle. Neşe dolmamıza vesile olan…  

Eveli okul olurdu bu tarihte. Bir de 23 Nisan heyecanı. 

Stadyumlarda haftalar öncesinde başlayan o rengarenk hazırlıklar, beden eğitimi öğretmenlerimizin birer kareografa dönüşüp bizlere çeşit çeşit halaylar ve danslar öğrettiği, tribünlerde elimizdeki plakalarla hep beraber Atatürk ve Türk Bayrağı figürlerinin bir parçası olduğumuz, yaklaştıkça yağmur yağmasın diye her gün dua ettiğimiz ve bazen yaptığımız tüm hazırlıkların sağnak yağmur engeline takılıp da kapalı salon yahut yemekhanelerde tıkış pıkış kutlamak zorunda kaldığımız, camların buğusundan dışarının bile görünmediği o bazen buruk çocukluk günleri. 

 TRT1’de izlediğimiz dünyanın birçok ülkesinden ülkemize gelen çocukların sergilediği değişik kültürlerin dansları. Ankara’da yaşayıp da evlerinde o yabancı misafir çocuklardan ağırlayanımız bile çokçadır.

 Çocuk olmak… 

 "Bu ülkede dört şey olmayacaksın: kadın, çocuk, ağaç, sokak hayvanı," demiş büyük usta Yaşar Kemal. Bu ülkede çocuklar istismar ediliyor, ormanlar yok ediliyor, hayvanlar işkence çekiyor ve kadınlar öldürülüyor. Neyse bugün 23 Nisan moralimizi bozmayalım. 

 Peki nedir çocuk olmak? 

 Siz hiç kaygı, endişe, gurur, kibir, kin duyan bir çocuk gördünüz mü? Eğer biz öğretmezsek korkuyu da bilmez onlar. Her gülenle gülmeye, her oynayanla oynamaya, her uzatılan eli tutmaya hazırdırlar. Dil, din, ırk, renk, mezhep nedir bilmezler, ayırımsız ve koşulsuz herkesi severler, onlara yakın olan herkesle anlaşırlar. Eğer biz örnek olmadıysak veya aşılamadıysak, kıskançlık, hasislik nedir, onları da bilmezler.

 Öyle saf, öyle sevgi dolu, aydınlık, pırıl pırıl, coşkuyla bakarlar. Her bakışları, her davranışları, içlerindeki masumiyeti ifade eder. O masumiyet içinde hiç kimseden kötülük beklemez, tüm insanlara karşı güven duyarak yaşarlar. Hesap bilmez, çıkar bilmezler. Bakkala gider, avucunu açar, “Amca bana bir şeker ver, parayı da buradan al” derler. Onun şekerine boya katan, glikozla tatlandıran, bire aldığını ikiye satan amcalarına kızmazlar bile; onlar şekeri almanın mutluluğunu duyarlar yalnızca...

Her koşulda mutludurlar. Aynı olgun insanlar gibi kendilerine karşı yapılan kötü davranışları, onur kırıcı tutumları sorun etmez, kavgaya, mücadeleye girişmezler. Bir bebek için lehine veya aleyhine yapılan konuşmalar hiçbir şey ifade etmez, her ikisine de gülümser. Anneden, babadan, aileden gördükleri aşırı sevgiye rağmen kendilerini hiç kimseden büyük görmezler, gösterilen ilgiden gurur duymazlar. Çok sevildiklerini bildikleri halde kendilerini kibre hiç kaptırmazlar.

 Ne güzel anlattım değil mi? İçimiz ferahlayıverdi bir anda. 

 TÜİK’e göre ülkemizde 23 milyona yakın çocuk var. Türkiye, AB ülkeleriyle karşılaştırıldığında, çocuk ve genç nüfus oranlarının en yüksek olduğu ülke.

UNICEF'in raporuna göre; böylesine büyük bir genç nüfusa sahip Türkiye'de çocuklar, toplumu dönüştüren demografik, ekonomik, siyasal ve küresel faktörlerin etkisiyle daha çok fırsata kavuşsalar da negatif yönde etkileniyorlar. Ülkede hızlı bir kentleşme yaşanıyor. İç göçler, belirsizlikleri beraberinde getiriyor. Ekonomik anlamda modernleşme ve liberalleşme devam ederken, geçim zorlaşıyor. Aile ve komşuluk bağları günden güne zayıflıyor. Ailedeki ilişkiler bozunuma uğruyor. Kişisel tüketim, toplumsal statünün ve öz saygının temeli haline gelmiş durumda. Eşitsizlikler artıyor. Değer yargıları sorgulanıyor, eski ve yeni uyumsuzlukla bir arada yaşamaya çalışıyor. Kuşaklar arası çatışmalar artmış. Yaşam kıyasıya rekabet içinde akıyor. Yeni sömürü biçimleri ortaya çıkıyor.

Son sürat yaşanan bu değişim ve karmaşanın içerisinde bizler, medyada genç annenin 3-4 yaşındaki çocuklarını nasıl bırakıp gittiğine ya da   evinden kaçan, kayıp ve korunmaya muhtaç çocukların nasıl öldürüldüğüne ya da tecavüze uğradığına şahit oluyoruz. Çocuklarla ilgili haberler her seferinde kamuoyunda infial yaratsa da; cinsel istismar, kayıp ve cinayet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor...
Toplumca en zayıf yerimizden vurulduğumuzu hissediyoruz. İçimiz kan ağlıyor.
Haberler kadar çocuklarımızla ilgili istatistikler de sarsıcı...

TÜİK’in verilerine göre 2017 yılında 11 bin 563 çocuk kaybolmuş. Son 10 yılda kaybolan çocuk sayısı ise 116 bin.  Dokuz yıllık veriler incelendiğinde, hakkında kayıp başvurusu yapılan ve bulunarak güvenlik birimlerine getirilen 104 bin 531 çocuğun, 59 bin 435’ini kız çocuklarının oluşturduğunu görüyoruz. 

Bir başka istatistik, terk edilen çocuklara ait...Kanuni velisi tarafından korumasız ve yardıma muhtaç bir şekilde bırakılan çocuk sayısının 2017 yılında 261 olduğu görülüyor... 11 yaş ve altı terk edilen çocukların sayısı 365... Bu çocukların 150'si erkek, 111'i kız çocuğu.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre Türkiye’de her 4 çocuktan biri yoksul. Çocukların bakım ve koruma altına alınma sebeplerinin en başında % 69,5 ile ekonomik ve sosyal yoksunluk geliyor. Bunu, % 33,4 ile ebeveynlerinin çocuğu terk etmesi, % 21,2 anne ya da babanın ceza evine girmesi, % 7,7 çocuğun aile içinde ve dışında cinsel istismara veya kötü muameleye uğraması gibi sebepler takip ediyor.

Bir toplumun gelişmişliğinin önemli göstergelerinden olan çocukların durumu, görüldüğü üzere ülkemizde ne yazık ki hiç de iç açıcı bir görünüm arz etmiyor.

Örneğin aile bütünlüğü ve korumasından uzak kalan, terk edilen çocuklarımızı ele alalım.
Terk eden anne veya baba, terk edilen de çocuk olduğunda,  terk edilmenin verdiği acı travmatik bir şekilde, daha yoğun yaşanıyor.

Bir diğer kanayan yaramız da çocuk istismarları. Maalesef, Türkiye'de çocuk istismarı son 10 yılda dehşet veren boyutlara erişmiş. Bu süre zarfında, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, konu ile ilgili dava sayısı, üç kat artmış.

Türkiye, çocuğa yönelik cinsel istismarda dünya sıralamasında 3’üncü sıraya "yükselmiş". Her altı erkek çocuktan biri cinsel istismara maruz kalmış. Bu çocukların yüzde 70’i  18 yaş altındaki kesimden. 11 yaşından küçük çocuklar ise yüzde 70 oranında.

Son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirilmiş. 142 bin 298 çocuk son altı yılda “anne” olmuş. Çocukların büyük kısmı dini nikâh ile evlendirilmiş.

 Türkiye'de hak ihlali, çocuk istismarı ve cinayetlere ilişkin gerçekçi verilere ulaşmak zor. Çünkü genellikle istismar ve şiddet olayları toplum tarafından saklı tutuluyor. Vakalar, ancak adli makamlara ve basına yansımış ise gündeme geliyor. 

 Milliyetçilik damarım mı tuttu ne. Dünya ortalamasına bakacak olursak orda da durum iki aşağı bir yukarı ülkemizden farklı değil.  Maalesef dünyada da genel durum neredeyse ülkemizle örtüşüyor.

Bir de sen eksiktin Covid. 

Tüm bunlara pandeminin yarattığı fakirleşme, toplumsal travma, buhran ve belirsizlik eklenince; yeme de yanında yat. Zavallı çocuklar… 

 Neyse moralimizi daha da bozmayalım. Hatta geleceğe umutla bakalım.   

 Bugün 23 Nisan. Okul yok! Neşe doluyor insan

Ruhuma Mektuplar kitabımdan “Bir Çocuk” şiirimi sanatçısından emekçisine, engellisinden STK başkanlarımıza kadar oldukça geniş bir temsiliyet ile seslendirerek 23 Nisan’da çocuklarımızın sesi ve nefesi olmak istedik. Derdimiz çocuk, dertlendiğimiz de çocuk. Sesimiz belki karıncanın bir damla suyu gibi Nemrut’un ateşini söndürmeye yetmez ama olsun yine de tarafımız belli olsun. Biz İbrahim’den yanayız, ateşten değil.  

Bir şiir söyleyeyim de yine yumuşasın ortam. Bakalım ne demiş büyük Bedri Rahmi Usta

TUZ

Bir yanım tuz,
Bir yanım şeker
Tuzdan yanayım

Bir yanım deniz
Bir yanım toprak
Denizden yanayım

Bir yanım sen
Bir yanım ben
Senden yanayım…

Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Yaşadım”
Şiir ve Desenler, Ada Yayınları, 1977

“Bütün çocukların tehlike ve tehdide maruz kalmadan, gelecek kaygısı duymadan, barış içinde, güvenli bir ortamda, mutlu ve özgürce yaşayabilecekleri, neşeyle, coşkuyla, çocukça oynayabilecekleri bir dünya için…”



ARŞİV YAZILAR