Yasmina Lokmanoğlu

İskenderun- Antakya ve İklim Değişikliği


Geçen Çarşamba Antakya Slow Food ile yapmış olduğumuz Cere peyniri çalışmamızı bitirmek için Antakya’ya doğru yola çıktık. Yol boyu ara ara rastladığımız taş ocaklarının nasıl dağları yuttuğuna şahit olduk. Karı, koca aramızda söylendik durduk. İskenderun’a yaklaşırken bizi kesif bir gri duman karşıladı. Şehrin girişine doğru yamaçlarda sanayi tesislerinin bacaları güzelim zeytin ağaçlarının yerini almış. Hepsi birden de gri bir duman çıkararak şehrin ve otobanın üzerindeki sis dumanları ile gelen geçeni duman altı yapıyorlar. O güzelim İskenderun körfezinin mavi ve yeşil manzarası artık tarihe karışmış. Gördüğümüz manzaranın üzüntüsü içerisinde Antakya’ya doğru döndük. Beleni geçtik bizi Rüzgâr Tribünleri karşıladı. Yol boyunda kenardan manzaramıza eşlik ettiler. Altınöz’üne döndük ve ilerledikçe yol kenarında manzaramız taş ocaklarına dönüştü. Yer yer Bereketli Hilal topraklarından kalıntılar rastlasak da görüntümüz Taş ocakları ve Rüzgâr tribünleriydi. Altınözü, Amik ovasının bir parçasıdır. Halkı tarımla geçinir. Türkiye’nin en bereketli ovalarından biridir. Antakya’nın o lezzetli peynirleri burada yaşayan küçük baş hayvanlarının sütünden elde edilir.  Suriye iç savaşından sonra bayağı göç almış. Şehir eski güzelliğini tamamen kaybetmiş. Çok estetik olup kendi fiziksel özelliklerini kaybeden bir insana benziyor. Gezdiğimiz müddetçe bir iki cami ve kilise haricinde eski bir binaya rastlamadık. Oradan Samandağ’ına geçtik. Tekrar dikkatimizi Rüzgâr Tribünleri çekti. Tarihi Aziz Simon manastırının başına bile dikilmiş Bir Rüzgâr Tribünü manzarası ile Samandağ’a girerken bizleri mandalina ağaçları karşıladı. Her yer turuncu. Aynen Mersin’in limon ağaçları gibi. Ürün para etmiyor diye kimse toplamak istemiyormuş. Araçtan indik ve Kasım ayına hiç yakışmayan ılık bir havayla karşılaştık. Slow Food Antakya’dan arkadaşlar bize nefis bir yemek hazırlatmışlar. Samandağ’ın yukarı bir noktasında ki bu evde erkek azınlıkta olan grup ile keyifle Kişk çorbamızı ve Oruk köftelerimizi yedik. Bizim için toplanan Hambelesleri (Murt) avuç avuç tükettik. Samandağ’ın özel mandalinalarını ağaçtan topladık. Kadın çiftçilerle sohbet etmeye başladım. Slow food felsefesi olan Zirai zehirsiz ürün yetiştirmeleri gerekliliğini anlatmak için ağzımı açtım ve lafı ağzıma tıkadılar. Çünkü o Rüzgâr tribünlerinden sonra geçimleri tarım olan bu şirin ilçede artık ürün almanın zorluklarını, gelecek seneyi göremediklerini saydılar durdular.

 

En son İskoçya’da yapılan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansının sonuç bildirgesine bakacak olursak gezegenimizin geleceği çok karanlık. Yöneticiler ve iş dünyası, bilim insanlarını dinlemiyorlar. Sadece üzüntülerini dillendirip yaptırım kararları alınmayan yaptım mı yaptım demek için yapılan boş konferanslarla zamanımızı harcıyorlar. Acı faturanın bedelini yavaş yavaş ödemeye başladık. Bu sene ülkemiz seller ve yangınlar yaşadı. Hava kirliliği, toprak kirliliği, deniz kirliliği Doğu Akdeniz’de en üst düzeyde. Biz sivil toplum örgütleri ise sadece” İyilik et Denize at balık bilmezse halik bilir” ile bir yere varamayacağız.

 

Sizleri hafta başı bu acı gerçekler ile üzmek istemezdim. İskenderun benim çocukluğumdan beri ara ara ziyaret etiğim ve çok sevdiğim insanların yaşadığı bir ilçedir. Güney Palas’ta yediğim körfezin kocaman lezzetli karideslerini, Arsuz nehrinin içine sıralanan balıkçı teknelerini, unutamam.  Ayrıca Antakya’nın güzelliklerine bir başka değer katan lezzetli sofralarının da asla kaybolmasını istemiyorum. Antakyalı Dostlarıma buradan Sevgi ve Selamlarımı gönderirken, Herkese Huzur ve Sağlık dolu bir hafta dileğiyle.

 



ARŞİV YAZILAR