Tarık Ahmet | ESKİ(T)MEK | Güney Gazetesi Mersin
Tarık Ahmet

Tarık Ahmet

ESKİ(T)MEK


“YANİ BATI BU BÜYÜK DÜNYAYA AÇILDIKTAN SONRA DÜNYANIN BÜTÜN DENGELERİNİ, BÜTÜN KUTSALLARINI, BÜTÜN EGEMENLİKLERİNİ VE BÜTÜN DEĞERLERİNİ ALIP KENDİ TORNASINDAN GEÇİRMEK İSTİYOR...”                                     NİHAT GENÇ

Daha dün Atatürk’den emanet aldığımız Cumhuriyetimizin,  100. Kuruluş Yıldönümünü kutladık. Özel şeyler vardır yıl aldıkça değeri artar. Hele o,  Türkiye Cumhuriyeti gibi her tuğlası ve harcı, acı, ter, gözyaşı ve binlerce şehidin kanı ile  yoğurulmuş ise değeri dünyalık mikyaslar ile tanımlanamaz. Bu vesile ile Atatürk ve onun yol arkadaşı, silah arkadaşı vatan evladı atalarımızı saygı ve rahmetle anıyorum. Yaşasın yüzlerce yıl, Türkiye Cumhuriyeti!

Bu gün aracımda radyoyu açtım, tesadüf ya,  Türkiye Radyo Televizyon Kurumu TRT  Çukurova Radyosu ayarlı kanalı dinlemeye başladım. Bir süre sonra konuşmaların bir röportaja değil, radyo tiyatrosuna ait olduğunu anladım. Dinledim. İstanbul’da işgal günlerinde geçiyor  diyaloglar. Atatürk Anadolu’ya geçmiş, İstanbul’da vatanseverler bir bir tutuklanıyor. Bölümün sonuna gelindiğinde “Zafere Doğru” olduğunu öğrendim radyo tiyatrosunun adının. Eskilere gittim, çocukluk, gençlik yıllarıma. Her gün sabah saatleri tefrika gibi bölüm bölüm verilen radyo tiyatrolarını hatırladım. En bilineni, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” gibi, edebiyatımızın çınarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ölümsüz, kült eseri! Kitabından önce tiyatrosunu dinlemiştim. Sonra her Pazar tek bölüm halinde yekpare verilen “Radyo Tiyatrosu” ile ne çok edebi eser ile tanışmıştık. Efektler, seslendirmeler büyük emek ürünü idi. Adını saysam eksik kalacak o kadar çok tiyatrocu çınar vardı ki! Bozkurt Kuruç, Macide Tanır, Semih Sergen, Burak Sergen, Burçin Oraloğlu, Can Gürzap, Cem Kurtoğlu, Cüneyt Gökçer, Enis Fosforoğlu, Pekçan Koşar ve  üzülerek adını anamadığım tiyatronun pek çok büyük seslendirme  sanatçısı.

Bir Kasım sabahı radyo tiyatrosu ile eskilere gittim, edebiyat ve sanat tarihimizin bir başka boyutuna. Kaç kişi kaldı radyo tiyatrosu dinleyen? Yok soruyu değiştiriyorum! Kaç kişi kaldı birbirini sabırla dinleyebilen? Kültürlü insan olmanın letafetini ( güzellik, hoşluk) kaybettik, unuttuk. Acımasızca eskitiyoruz, eskiye saygıyı yitirdik, eskinin de bir gün, yeni olduğunu, idrak edemiyoruz. Bu girişten sonra sizi yıllar önce yazdığım “ESKİ(T)MEK denemem ile düşünmeye davet ediyorum. Buyurun efendim.

Stephane Hessel, İspanya'daki gençliğin 21. yüzyıl gelişmişliğinin acımasız yıkımına karşı sivil, barışçıl ve onurlu başkaldırısında ilham aldığı çok yönlü, çok renkli, filozof bir kişilik."ÖFKELENİN" adlı kitabı manifesto gibi, öneririm, okuyun. Ben bu satırları yazarken bir kez daha okumaya karar verdim.

Oradan kendi adıma pay diye çıkardığım şu cümleyi bir kağıda yazdım ve kitap ayıracı olarak kullanarak, hep hatırlanmak üzere gözümün önünde tutuyorum: "Genç kuşaklara hedef olarak sadece kitlesel tüketimi, zayıfları ve kültürü küçümsemeyi, genel bir hafıza kaybını ve herkesin herkese karşı amansız rekabetini gösteren kitle iletişim araçlarına karşı gerçek bir pasif direnişe çağrı..." Kendisi manifesto olan kitabın bu tek başına bir manifesto olan cümlesi üzerine konuşulacak o kadar çok şey var ki. Ben kitlesel tüketim ve eski(t)meden yola çıkarak bu sosyal yaranın bir başka yönünü görmenizi istiyorum.

 Acımasız zaman çarkında öğütülürken ve teknolojinin rüzgarında savrulurken bir o yana bir bu yana, elimizde eskimeyen ne var?  Kanıp da satın aldığınız gün eskiyor hızla teknoloji ürünü cep telefonları, televizyonlar, bilgisayarlar ve diğerleri. Serbest  piyasa ekonomisi çığırtkanı, içi boş, duygusuz ve ruhsuz söylemler yaşamımızı kuşattı çepeçevre. Tüketmenin önlenemeyen fakirliği kapımızı çalmadan nasıl ve ne zaman farkına varacağız eski(t)me aldanmacasının?

 Geçtik teknoloji harikalarının eskimesini, ya dostluklarımız? Bu,  hızla akan, korku filmlerine taş çıkartan zaman tüneli serüveni, elimizde eskimeyen dost bıraktı mı? Öyle ya egolarımızın alabildiğine palazlandırıldığı, hoşgörü, saygı, sevgi, vefa gibi hasletlerin kaybedildiği günümüzde kendimizi dostlarımıza sahip çıkıyor muyuz diye sorgulamadan bile aciziz.  Dost kazanmak zor, ama kaybetmek alabildiğine kolay mı?!  Oysa emektir dostluk. Yalnızlığa ses, karanlık bir yüreğe ışıktır dostluk. Gözünüzde yaşlar inci tanesine döner dost ilgisi ve şefkati ile.  Boğazınıza atılmış düğümleri çözer dostun vefası, sözleri ümit olur zoru  aşmaya.

Sorgulayın kendinizi dostluklarınız kaç yaşında? Ama şarkıdaki gibi “eski değil, eskimeyen dostlarınız” gelsin aklınıza. Üstat Yahya Kemal sıkıntılı günlerinden birinde  Bebek’te dost meclisinde kasvetini bir kenara bırakır ve  beraberindekilere şöyle der:

 -Yarın mahşerde soracaklar, ne yaptın? Diyeceğim ki, işte şiirlerim, işte dostlarım.

Tüketme hastalığı dostluklarımıza bulaşıp da elimizde kalan güzel, son birkaç şeyi de yok etmeden sarılmalıyız dostlarımıza. Hadi şimdi kendinize bir iyilik yapın, dost defterinizin en eski sayfasını açın, arayın onu. Varsın o sizi aramamış olsun, unutmuş olsun. Vefa  yok muydu özünde dostluğun? Yarın bir dostunuza  sevgi yüklü sözler söyleyin. Arayın bir ötekini bir kahve zamanı ayarlayın. Konuşun, eşten, çocuktan.  Eski günlerin hatırına, hani size uzanmıştı ya şefkat elleri o zor anınızda, onunla geçirin birkaç saati. Belki o da ağlamak istiyordur bir dost kuytusunda. Paylaşmak istiyordur belki sevincini.  Ona “ işte benim dostum ” dedirtecek övüncü yaşatın. Eski(t)me lobilerine  meydan okuyun.   

Açın cömert kalbinizin kapısını. Eskimeyen, eskitmemeye söz verdiğiniz o kıymetlinizi  buyur edin bir dost kahvesi içimlik . 

     “ Eğildim içmek için dost çeşmesinden

     Elimde tas gümüşten, içinde su sevgiden

     Gelince ayrılmak vakti dost meclisinden

     Ayrılık bir şarkı olur en hüzünlüsünden.” diyen kalemimize kulak verin.



ARŞİV YAZILAR