Abidin Yağmur

ÇARŞAMBA PAZARI


Yerele hapsolmak mı, evrensele ulaşmak mı?

 

Ali F. Bilir,  Mersin Gülnarlı değerli bir yazarımız. Geçtiğimiz aylarda Döngüde Bir Yusuf adlı romanını okudum. ‘Keşke üzerinde biraz daha çalışsaymış’ diye düşündüm kendi kendime. Döngüde Bir Yusuf romanında yarım kalan bir şeyler vardı. Bir ‘yerel ağız’ kaygısı gözüme çarpmıştı mesela. Gülnar’a, Silifke’ye, olmadı Toroslar’a özgü olma kaygısı… Gerek var mıydı buna diye düşündüm. Konu güzel. Kurgu güzel. Darbe sabahına, sokağına çıkma yasağına ilişkin o otobüs yolcuğu imgesi başlı başına güzel. Ama az önce saydığım kaygılara düşünce yazar, kendi kendini kısmış, kısıtlamış, akan suyuna set olmuş…

Ali F. Bilir, birkaç ay önce çıkardığı öykü kitabı Denize Varınca’yı benim için de imzaladı. Bir solukta okudum. Harika öyküler. Döngüde Bir Yusuf romanında eksik bir şeyler, yarım kalan bir şeyler var dedim ya… Denize Varınca’yı okuyunca daha çok inandım bu düşünceme.

Denize Varınca’daki kimi öyküler, 1970’li yıllarda yazılmış ve 2018’de yayınlanan Döngüde Bir Yusuf romanının iskeletini oluşturmuş. Mesela köyden kaçış, orman içlerinden şehre doğru yürüyüş Döngüde Bir Yusuf’un ana konusu. Aynı konuyu, aynı atmosferle işleyen öyküler var Denize Varınca’da. Darbe sabahı ve sokağı çıkma yasağının bir otobüs yolculuğu imgesiyle anlatılması da her iki kitapta var.

Denize Varınca’daki öyküleri, hele o 1970’lerdeki öyküleri okuyunca insan, ‘Ali F. Bilir keşke 1970’lerde kalsaydı’ diyor. Görülüyor ki, 1970’lerde yerel olma, yerli olma, yöresel dil kullanma kaygısı olmadan, sadece öykü yazmak için, sadece öykücülük adına, evrensel bir öykücünün kaygılarıyla yazmış Ali F. Bilir.  Sonuçta ortaya evrensel öyküler çıkmış. Hele öykülerin bitiş cümlelerindeki o ustalık…

Ali F. Bilir, hâlâ yazıp çizen, okuyan, inceleyen bir sanatçımız. ‘Keşke 1970’lerdeki Ali F. Bilir gibi yazmaya devam etseymiş’ diyorum ya, bunu elinde sağlam bir kişisel arşivi olduğunu düşünerek yazıyorum.

Ali F. Bilir, arşivindeki yayınlanmış ya da yayınlanmamış o gençlik öykülerini yeniden gün yüzüne çıkarmalı, öykü yazmak dışında bir kaygı taşımadan, ‘Mersinli, Gülnarlı yazar’ sınırlamasına kendini hapsetmeden yazmalı ya da yazdıklarını yeniden gözden geçirmeli.

Ali hocamın da çok iyi bildiği şair Abdulkadir Bulut’u biz, hiç gereği yokken, hiç hak etmiyorken, ‘Mersinli, Anamurlu şair’ sınırlarına hapsettik.

Aynı hapisliği Ali F. Bilir yaşamamalı…

 

Bir ozanın ardından

 

Halk ozanı Dursun Koç, bizim aile dostumuzdu. Aile büyüğümüzdü. En zor günümüzde de, en mutlu günümüzde de yanımızda olan bir güzel insandı. Bu dünyadan göçtü. Onlarca şiiri arasından birini çok severim. Onu yayınlamak için nasip bugüneymiş…

“…İnanmıyorum sokak çocuk doğurmaz

Babasız olana güneş de doğmaz

Anası da yoksa hiç kimse sevmez

Abalı da vurur, abasızlar da

***

Lan diye çağırırlar adı yok gibi

Dolaşır meydanda karnı tok gibi

Sanki bu ülkede hakkı yok gibi

Silahlı da vurur, silahsızlar da

***

Evi yok barkı yok bir ara yerde

Toplumun gözüne çekilmiş perde

Koç Dursun’um der ki adalet nerede

Kanunlar da vurur, kanunsuzlar da…”

 

Anadolu’nun bütün gazetelerine dokuna adam

 

Gazetenin telefonu çaldı bir gün. Kibar, güngörmüş olduğu sesinden belli bir beyefendi selamladı. Kendini tanıttı. Karikatür anlayışını, gazetecilik anlayışını anlattı. Gazete hakkında bilgi aldı. “Bir teklifim var size” dedi.

Dinliyorum” dedim.                           

“Türkiye’nin her şehrinde, bir yerel gazetede, her gün bir karikatürümün çıkmasını istiyorum. 81 ilde, 81 gazetede aynı karikatür çıkacak. Sizin için uygun mu?”

Hiç düşünmeden yanıt verdim:

“Elbette. Onur duyarız.”

Trabzonlu karikatürcü, gazeteci Hikmet Aksoy’un karikatürleri ertesi gün Mersin İmece’nin birinci sayfasında yayınlanmaya başlandı.

Sanırım 6-7 yıl sürdü bu karikatürler.

81 ilde, 81 gazeteyi karikatürle tanıştırıp da bir kuruş para isteyemeyecek kadar mahzundu.

Birkaç yıl önce yazışmıştık, ekonomik olarak ufak da olsa katkı sunacak bir gazete aradığını söylemişti. Bilmiyorum, öyle bir gazete buldu mu? Sanatının, çizerliğinin ekonomik karşılığını az da olsa gördü mü?

O gün Hikmet Aksoy’un ölüm haberini duydum.

“Zaten öksüz, yetim kalan Anadolu basının, neşe veren, moral veren, umut veren abisi de öldü” dedim kendi kendime.

 

Hakikat

 

Tanrı'nın gökten seslenip

'Bu kadar korku sana yeter insanoğlu. Olağan yaşamına dön' diyeceğini bekliyorsun değil mi?

Çok beklersin...

Kibirlenerek gezdiğin her anın bedelini, her gün ölüm korkusu yaşayarak ödeyeceksin. Belki gökten şöyle bir ses duyabilirsin:

'Bu daha başlangıç!'

Ya da şöyle bir ses:

'İti öldürme korkut!'

İkincisi daha iyi gibi...

 

Şanslı firmayı merak ediyoruz

 

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği, hocalara bir mesaj atıyor. Diyor ki: Talep edilen alt üst formaları firma temsilcisinden satın alabilirsiniz. Bazı hocalarımız haklı olarak sitem ettiler. Dediler ki:

“Covid önlemi için Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliği’nin mesajına bakar mısınız? Talep eden hocalar firma yetkilisinden satın alabilirler… Bu ne demek? Satın almayanlar hem hastalara hem kendilerine bulaştırabilir.”

Ben sağlıktan anlamam da, o firmayı merak ettim.



ARŞİV YAZILAR