Nasıl da rüzgar gibi geçti habersiz
Ömrümüz boyunca, bu dünyaya vaz geçilmez ve çok değerli bir armağan olarak gönderildiğimize inandık.
Para bizi sevmiyor. Anlaşıldı; 2025 de öylesine geçip gitti. Oysa biz insanlar şöyle düşünürüz: “Ben dünyanın ışığıydım, ama kimsecikler bunu anlayamadı.”
Günlerin insafsız akışı içinde olmayanımız var mı? Yaşlanıyoruz yaşamamışken. Ancak yaşlanınca öğrendik bir yaşama acemisi olduğumuzu.
Yaşlı, yıpranmış bir gemi gibi, ne çok yitirişlerle döndük limanlara.
Geldik ve gideceğiz. İki eşik arasındaki zamanımız kahkahalarımız ve pişmanlıklarımızdan oluşuyor.
İnsanlar bizim dünyada yeteri kadar bulunduğumuza inanacaklar. Biz ise gereğinden çok daha az kaldığımıza ve zamansız göçtüğümüze…
Gönül ilişkilerini bir kitap olarak düşünürsek, bu kitabı tümüyle kapatmak nasıl olanaksız ise, her zaman için açık tutmayı başarabilmek de aynı biçimde olanaksız görünüyor.
Zaman hızla akar ve yaşamın belirsizliklerine karşı bir güvence arar insan.
Günler penceremizden birer birer ardı ardına kayıp gidiyor, tutamıyoruz. Bazı yaralar da kabuk bağlamıyor.
Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, günü geldiğinde düşlerin bile o derin uykusundan uyanmaya ihtiyacı olacak.
Üzülerek belirteyim ki, her ölüm arkasında doldurulması gereken bir boşluk bırakıyor.
Çile ne çok, ömür az. Neşenin içinde hüzün, hüzünün içinde sevinç var.
“Keşke zarar vermeden sevebilmek mümkün olsaydı,” demiş Graham Greene.
…
Hiçbirimizin elinde değil geçmiş(imiz)i değiştirmek.
Herkes bir şeyler söyler,
Kendi sesini duyar salt.
Hayatın kendisi saldırıyor biz yaşayanlara
Ağır ağır tüketerek.
Hayat adamı oluyoruz eğer
Ayakta kalabilmişsek.
…
O gitti,
Ama ne biz öldük,
Ne yıkıldı bu şehir.
