Prof.Dr.İsmail YAĞCI 

BİR YÜZYILIN İĞNESİ


Cumhuriyet’in sessiz omurgasını taşıyan hayatlara dair bir hatırlama

Bazı hayatlar sessizdir. Takvimler bu hayatları özenle işaretlemez, çünkü doğum ve ölüm parantezi arasına düzgünce sığmazlar. O hayatlar sadece bir tarih aralığı değil; bir coğrafyanın ve sonsuz bir fedakârlık eyleminin özetidir. Bir evin içinde, bir dükkânda dikiş makinesinin başında, bir çocuğun omzunda taşınırlar.

Benim için 2026, böyle bir hayatın yüzüncü yılını işaret ediyor; takvimde küçük bir tarih, hafızamda büyük bir durak. Bu yazı yalnızca babam için değil; onun kuşağının bütün hayatları için yazılmış bir hatırlama denemesidir.

Babam 1926’da Lübnan’ın Trablus kentinde doğdu. Trablus da aynı Mersin gibi liman kokulu bir şehirdi. Babamın babası Kavala kökenliydi, annesi Trablusluydu. Doğu Akdeniz’in kıyıları arasına sıkıca gerilmiş sağlam bir halat gibi uzanan bir aile hikâyesi.

Henüz çocuk yaşta, 1939’un o tarihi günlerinde, Hatay üzerinden Mersin’e sürüklendiklerinde; bavullarında yalnızca eşyalarını değil, “arada kalmışlığı” da taşıyorlardı. Yarım kalmış cümleler, sürdürülmesi gereken hayatlar vardı. Kiremithane Mahallesi’ne yerleştiler; çarşıya yakın, işlerin ağır ama hayatın inatçı olduğu bir yere.

1942’de babasını kaybettiğinde, çocukluk da onunla birlikte gömüldü. Hayat ona en ağır kumaşını biçti. Yedi kardeş, bir anne ve evin ortasında büyüyen sessiz bir boşluk… İşte o gün büyüdü babam.

O yıllar kolay yıllar değildi. Savaşın gölgesi Türkiye’nin üstüne çökmüştü. Yokluk sıradan, açlık tanıdıktı. Yoksulluk nedeniyle devletten aldıkları gıda yardımı sadece karın doyurmadı; devlete, Cumhuriyet’e ve özellikle İsmet İnönü’ye duyulan derin bir güvenin ve minnettarlığın da temelini attı. Babam hayatı boyunca İnönü’nün adını her andığında ses tonu değişirdi. Bir siyasi figür olarak değil; en zor zamanlarda devletin bir insani yüzü, bir vicdanı olarak anardı.

Terziliğe işte o yıllarda başladı. Terzilik, onun için yalnızca bir meslek değil; hayata tutunmanın en sessiz, en onurlu yoluydu. O günden sonra elindeki makas sadece kumaşları değil, yokluğu, eksikliği, çaresizliği de kesti. İğnesiyle kumaşları dikerken, aslında bir ailenin geleceğini ilmek ilmek örüyordu.

Terzilik sabır ister. Ölçü alırken karşındakini dinlemeyi, biçerken hata yapmamayı, dikerken acele etmemeyi öğretir. En önemlisi, emeğin çoğu zaman görünmez olmasına razı olmayı… Bir ceketin iç dikişi gibidir sabır; kimse bakmaz ama ceket oradan tutar.

Babamın hayatı da öyleydi. Göze çarpmayan ama ayakta tutan bir emekti onunki. O kuşak hayallerini yüksek sesle dile getirmezdi. Fedakârlığı bir erdem olarak değil, hayatın doğal hâli olarak yaşardı.

Cumhuriyet büyük idealler üzerine kuruldu. Ama idealler hayata geçerken herkese eşit dağılmadı. Babam gibiler, bu ideallerin sessiz ama inançlı taşıyıcılarıydı. Kürsülere çıkmadılar, nutuk atmadılar. Ama çalıştılar. Aile kurdular. Çocuklarını okuttular. Dürüst kalarak, umutlarını koruyarak direndiler.

Bugün geriye baktığımda bu hikâyenin bir istisna olmadığını görüyorum. Doğu Akdeniz’in sayısız mahallesinde, pek çok evde benzer hayatlar yaşandı. Sınırlar değişti, bayraklar değişti; ama emek değişmedi. Kimlikler yeniden tanımlandı; sorumluluk duygusu ise aynı kaldı.

2026’da, bir doğumun yüzüncü yılında, aslında bir insanı değil; bir kuşağı, bir ahlâkı, bir sessiz direnci hatırlıyorum. Bu kuşak ülkenin sessiz omurgasını oluşturdu. İki kıyı arasında sıkışan babamın hikâyesi, sıradan bir mücadelenin değil; Akdeniz’in o derin, sabırlı ve inatçı zenginliğinin yansımasıydı.

Ama belki de asıl sorun bu değil. Asıl sorun, bu insanların hayatları boyunca hep biraz kenarda durmak zorunda kalmalarıydı. Emek çoğu zaman fark edilmeden taşındı. Sonuçlar, çoğu zaman konuşanların payına düştü.

Bu yüzden 2026 benim için yalnızca bir anma yılı değil; zamanın kenarına düşülmüş küçük ama gerekli bir hatırlama fırsatı. Atatürk Caddesi’nin dükkânlarında, Mersin Limanı’nın rüzgârında, bir ceketin ibrişimli düğmelerinde varlığını sürdüren hayatları yeniden düşünmek için…

Bu satırlar, yalnızca bir babayı değil; bu memlekette hep arada kalmış, hep sessizce ayakta durmuş hayatları anmak için.

Keşke şimdi yanımda olsaydın.

İyi ki doğdun Avni Yağcı.
Bu dünyadan onurla geçtiğin için teşekkürler.
100. yaşın kutlu olsun baba.
Diktiğin her ilmik, verdiğin her emek ve bana öğrettiğin her değer için derinden minnettarım.



ARŞİV YAZILAR