Alt alta ‘hav hav’ yan yana ‘tak tak’
2025’in son yazısına ‘Hadi yeniden başlıyoruz’ adını vermiştik. 2026’nın ilk yazısına da ‘Ama ne başladık?’ demek lazım.
Baksanıza kısacık ömrümüzde bir devlet başkanının yatağından alınabildiğine de tanıklık ettik. Koca ülkeye çökülürken dünyanın sessizliğini gördük.
Yani ‘Çılgınlıklar Çağı’ tüm akıldışılığı ile insanlığa şaşırmamayı öğretmeye devam ediyor.
Yılbaşı gecesini nasıl geçirdiniz, ne yaptınız bilmiyorum ama uzun zamandır minimalist takıldığım için ailemle evdeydim.
Cahit Külebi’nin ruh haliyle,
“Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti…” dediği yerdeyim.
Zaten takvimler 1 Ocak’ı gösterdiğinde mucizevi bir sayfa açılacağına inananlardan değilim. Geçen yılı, uğursuz sıfatlarla uğurlayıp suçu zamana yükleyenlerden de…
İnsan 1 Ocak, 22 Şubat veya 6 Nisan’da kendi miladını başlatabileceğine inanmalı en başta.
Yeni bir sayfa için dünyanın güneş etrafındaki turunu bitirmesini beklememeli; önce içindeki ataleti bitirmeli.
2026 güzelliklerle gelsin tabiİ ki ancak ertelemenin maliyetini hesaplayabildiğimiz bilinci de sunsun.
Cesaret gösteremediğimiz her saniyenin potansiyelimize çakılan koca bi eksi olduğunu anladığımızda ‘gerçek yılbaşı’ başlayacak eminim.
Ayrıca doğada yılbaşı, 1 Ocak değil, her gündür!
Ne demiş Pascal Quıgnard?
“Dünyanın bütün sabahları geri dönülmezdir.”
*
Malum krizlerden başını kaldıramayan güzelim ülkemde milyonlar evde geçirmiştir yeni yıl akşamını. Yemek, içecek, çerez, kanepe, televizyon beşgeninde… Ee biz de öyle yaptık.
Ama size şunu söyleyim tv programları memleketin hâl-i pürmelalini ortaya koydu.
Bir yanda Sibel Can’lı, Hakan Altun’lu şarkılar arası bol bol goygoy. Her gelene ağasın, paşasın, bitanesin… “İki şarkı çek, koy g**üne rahvan gitsin. Biz iyiyiz ya! Ülke yansın bitsin!”
Bir tarafta ünlüler üzerine programlanmış bağış merkezli, Oktay Kaynarca’nın donuk, Seda’nın şişik suratına maruz kaldığımız sözüm ona yarışma…
Ötekinde ise genç neslin sefaletini gözler önüne seren bir adamın bağrışları. En çok buraya takılmış olabilirim. Lebel C5 miymiş neymiş? Acun’un kanalında yaklaşık 10 dakika sahnede kaldı. Tak tak, tuk tuk, hav hav gibi şeyler söyledi. Aslında söylemek de değil nasıl desem detone detone çığırdı, hooladı, pooladı gitti. Boynunda kafam kadar kendi maket kolyesi, acayip kıyafeti, narko sırıtışıyla… Belli ki kendi de inanamamış bu kadar kabiliyetsizlikle nasıl ünlü olduğuna? Bu arada gençler nerdeyse kendinden geçti. Telefonlar canlı moda alındı. Hemen hepsi şarkıya(!) havlayarak eşlik etti. Yeni neslin hezeyanları…
Ben de diyorum kitaplar, yazılar neden ses getirmiyor? Havlamak varken ve bu kadar kolayken napalım alt alta sıralanmış sıkıcı dizeleri. Di mi ama?
Üstüne de Erol Evgin çıktı. Biraz öncekinin yanında Fazıl Say gibi kaldı. Bizde de Lebel görmüş baba şaşkınlığı vardı.
Bir türlü hayatımızdan çıkmayan İbo’da ise sahneler, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çekilmiş gibiydi. Önde garip danslarla Asena, Yıldız, arkada ağlayan İbo ve gelinlik giymiş Bülent Hanım. Bir yanda göbek havası, bir yanda salya sümük ağlayan moruklar… Uzunca ekrana bakıp düşündüm. Yaşım o kadar yetiyor, hafızam yerinde çok şükür.
Kim bacağından vurdurmuştu bu eski dansöz kadını? Şimdi ise aynı ekranda el etek öpülüyor. Anlaşılan zaman, gerçekleri değil sorunları kapatıyor.
İbo’nun yıllar önce canlı yayında aşağıladığı Yıldız’a ne demeli? Bir insanın onurunun part-time’de alaşağı edilmesi unutulur gibi değil oysa. Hem de bu iştirake hiç ihtiyacı yokken.
Ülkemde hafıza en pahalı şey,
Unutmak ise hep indirimde…
Evet bazı masalar kazandırır fakat varlığımızın değerini düşürür.
Mesafe her zaman kin tuttuğun için konulmaz ki ‘bunu normalleştirmiyorum’ demek için gereklidir.
Vurulmuş, dövülmüş, aşağılanmış, incitilmiş kadınların bunu yapan kadın düşmanı, çaptan düşmüş, son kullanma tarihi geçmiş herifin programında göbek atması üzerine daha çok şey yazabilirim ancak susmak da bazen seviyedir.
“Bizim memleket ızdıraba katlanmasını iyi beceriyor da ona karşı gelmesini bilmiyor” demiş ya Kemal Tahir? Ne kadar doğru tespit olduğu bir kez daha anlaşıldı böylece.
Kaç kadının hayatından buldozer gibi geçmiş, fiziksel, ruhsal her türlü şiddeti uygulamış türkücü eskisinin Cem Yılmaz’ın 38 yaş esprisi kadar linçlenmemesi de artık nedir bilemiyorum?
Demek ki kadınlar, onurundan ziyade yaşına takılıyor.
Dikkat ederseniz fena içerledim;
Susamıyorum.
O halde kolektif, toplumsal bıraktım bir kenara. Kendim için 2026 dileğimi şuraya bırakıyorum:
“Yanlış oldukları alnında yazan insanların içinde var olduğunu düşündüğüm iyiliği bulmaya çalıştığım son yıldı!”
Veee diğer kararım… Bundan böyle yüzlerce kelimeyi bir araya getirip anlamlı cümlelerle bir kompozisyon etrafında yazmayı bırakıyorum.
Alt alta ‘hav hav’ yan yana ‘tak tak’ yazıp sayfayı dolduracağım. Yıllardır yazıyorum asgarisinden fazlasını kazanamıyorum.
Belki yeni stilimle parayı böyle bulurum.
Belli mi olur?
