YAŞAM HAKKI ÜZERİNE
Emeklilere reva görülen maaşlar açlık sınırının yanına bile yaklaşamıyorsa, ülkeyi yönetenler “Bu emekliler de uzun yaşıyor” mealinde laflar ediyorsa toplumun önemli kesiminin yaşam hakkına göz dikilmiştir.
Uyduruk gerekçelerle hapse atılan siyasiler ağır hastalık sorunlarına rağmen yıllardır hücrelerde esir tutuluyorsa, adeta ölümleri bekleniyorsa bunların da yaşam hakları ihlal edilmektedir.
Oyun çağındaki çocuklar MESEM Projesi dahilinde zorla ya da derin yoksulluk nedeniyle fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda bedenlerinden daha ağır yükün altında çalışırken iş cinayetlerine kurban veriliyorsa yaşam hakları tanınmamıştır.
Andığımız üç sosyolojik grubun ortak özelliği insan olmalarının yanı sıra işçi sınıfına dahil olmalarıdır. Satabildikleri sadece emekleridir, sömürülmeleri de kaçınılmazdır. Cinayete kurban edilmeseler dahi patronlarından daha kısa ömürleri vardır.
Yazının konusu salt insanlığın yaşam hakkı değildir. “Yaşam, birbirine bağlı milyonlarca türün ortak varoluşu üzerine kurulur” düsturunu gazete yazısının kısıtları içinde irdelemek istedim.
Öncelikle, kapitalist düzenin ortak varoluşu yok eden; doğayı ‘kaynak’, hayvanı ‘mal’, insanı ‘üreten’ ve tümünün efendisi, sahibi olduğu anlayışını teşhir etmeli.
Merkezi veya yerel yönetimlerce yapılan imar planları doğaya acımasız darbeler indirirken mahalle yaşantısını da bitirir. Yatay mimari yerine dikey beton bloklardan oluşan site yaşamında komşuluk ilişkileri bulamazsınız. Göstermelik birkaç ağaçtır doğayı betimlediği. Kedi, köpek, tavuk gibi can dostlarımız evcil hayvanları beslemenin kısıtları vardır.
Kentsel mekânlar sürekli büyürken ormanlar, meralar, tarımsal ve sulak alanlar yok olmakta, doğanın dengesi bozulmakta, yaban hayatın sınırları daralmakta, süreç içinde kimi türler kaybolmaktadır. Yaratılan ranta ise bir avuç elit el koymaktadır. Yaşam alanları daralan bu toprakların ortaklarından kedi ve köpekler ya kent dışına sürülmekte ya da katledilmekte. Bunu da ‘güvenli alan(!)’ yaratma adına yapmaktadır.
Toplumumuzun çoğunluğu ‘canlarımız’ diye tanımladığı sokak hayvanlarını beslerken onlarla dostluk ilişkisi kurmaktadır. Bu tavır geleneklerimiz arasında yerini koruduğu gibi ortak yaşama bilincinin eylemsel halidir. İktidarın yasaklamaları ise dayanışma ruhunu ve toplumsal ilişkiyi hedeflemektedir.
Bir dostumun dile getirdiği görüş dikkate değer; “Flört hakkımız bile elimizden alınmak istenmekte…” Öyle ya; parkta köpeğini gezdiren yurttaş, ilgi duyduğu karşı cinsle ilişkiyi can dostunu vesile kılarak gösterebilir. Birçoğumuz ya bu yöntemi kullanmış ya da şahit olmuşuzdur.
Dayanışma ilişkileri toplumsal yaşamın vazgeçilmezidir diyorsak, iktidarın yasakları bu anlayışı deforme etmek, giderek yok etmek amaçlıdır. Görünmez kadın emeği, çocuk emeği, hayvanların yaşam hakkı, orman ve su havzalarının yok edilmesi temel olarak sömürünün yoğunlaşarak devam etmesi amaçlıdır. Yasalar ve genelgeler çıkartılıp, kolluk güçleri gibi kamusal görevliler eliyle zor kullanımı giderek artmakta. İstenen ‘düzenin sahipleri’ için sürdürülebilir, yoğunlaşmış sömürü, egemenliği yıkılamaz hale getirmektedir. Yani amaç budur.
İstenen bu olabilir, ancak gidişata ‘DUR’ diyenler de var. Son olarak Ankara’da ısınmak için metroya sığınan ‘Matmazel’ adlı canımızın dövülerek öldürülmesine karşı eyleme geçen yurttaşlar karşı koyuşun adımlarıdır.
En temel hakkımız olan ‘yaşam hakkı’ da bir mücadeleyi zorunlu kılmakta. Bu mücadelenin örgütlü ya da bireysel bileşenleri aynı zamanda sisteme karşı duruşun adıdır. Mücadele ve tavır alma dayanışma reflekslerini güçlendirirken sorumluluk duygularımızı da uyandıracaktır.
Son çağrı da gazetemiz CEO’su Necdet Canaran’a; eğer Tülay ile flört hakkının sürmesini istiyorsan mücadeleye katılmalısın!
