Jeopolitik körlük ve demokratik yetersizlik
İran ve Suriye’de yaşananlar yalnızca bu ülkelerin iç meselesi değildir. Bu coğrafyalardaki siyasal ve toplumsal kırılmalar, doğrudan Türkiye’yi ve bölgesel istikrarı etkilemekte; güvenlikten ekonomiye, toplumsal barıştan dış politikaya kadar geniş bir alanı belirlemektedir.
Son dönemde Suriye, Filistin, İran ve Venezuela gibi farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, uluslararası siyaset analizlerinde kronikleşmiş bir sorunu yeniden görünür kılmaktadır: Krizlerin insan merkezli değil, çıkar merkezli okunması. Bu yaklaşım, yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümleri anlamayı kolaylaştırmak bir yana, çoğu zaman meseleyi indirgemeci ve yüzeysel bir çerçeveye hapsetmektedir.
Egemen söylem büyük ölçüde şu soruya odaklanmaktadır: “Bu gelişme hangi aktörün lehinedir?” Ancak bu soru, haklar ve özgürlükler ekseninde geliştirilen akademik bir analizden ziyade, çıkarı merkeze alan ve emperyal ilişkilerden beslenen militarist doktrinlerin kavramsal bir yansımasıdır. Akademik bir geçerlilik üretmeyen bu yaklaşım, toplumsal ve siyasal süreçleri yurttaşlık, temsil ve meşruiyet boyutlarıyla ele almak yerine, güç ve çıkar ilişkilerine indirger. Böylece demokratik içeriği sistematik biçimde dışlayan, ideolojik bir varsayımı “analiz” adı altında yeniden üretir.
İran’da son yıllarda ortaya çıkan toplumsal hareketlilik bu sorunun çarpıcı bir örneğidir. Uzun süreli baskı, siyasal dışlanma ve yaşam tarzına yönelik müdahaleler, ekonomik sorunların ötesinde derin bir meşruiyet krizine işaret etmektedir. Buna rağmen söz konusu toplumsal itirazlar, çoğu zaman yukarıda ifade edilen çıkar-merkezli bakışla değerlendirilmekte; bu da yurttaşların yaşadığı çok boyutlu sorunların görünmezleşmesine yol açmaktadır. Bu yaklaşım, normatif açıdan olduğu kadar analitik açıdan da sorunludur.
Benzer bir tablo Suriye bağlamında da gözlemlenmektedir. Çok katmanlı toplumsal yapılara sahip ülkelerde siyasal düzenin belirli bir inanç, mezhep ya da kimlik ekseninde yeniden inşa edilmesi, kısa vadeli bir düzen hissi üretse bile uzun vadede ciddi kırılganlıklar yaratmaktadır. Farklı toplumsal kesimlerin siyasal temsil ve ifade kanallarının kapalı olduğu bir yapı, kalıcı barış üretme kapasitesinden yoksundur. Üstelik bu tür düzenlerin dış aktörler tarafından “yönetilebilirlik” gerekçesiyle desteklenmesi, sorunu çözmek yerine kurumsallaştırmaktadır.
Bu tartışma Türkiye açısından da özel bir önem taşımaktadır. İç politikada barış, normalleşme ve güvenlik kavramları sıklıkla dolaşıma sokulurken, sınır aşan toplumsal gerçekliklerin ve bu gerçekliklerin yarattığı siyasal taleplerin görmezden gelinmesi ciddi bir tutarsızlık üretmektedir. Barışın yalnızca ulusal sınırlar içinde tanımlanması, komşu toplumların demokratik taleplerine karşı duyarsızlıkla birleştiğinde, bu söylemin sürdürülebilirliği zayıflamaktadır.
Daha da dikkat çekici olan, bu körlüğün yalnızca iktidar blokuyla sınırlı olmamasıdır. Muhalif medya alanında ve muhalefet siyasetinde de benzer bir zihinsel eşik açık biçimde gözlemlenmektedir. Kendisini muhalif olarak tanımlayan televizyon kanalları ve siyasal aktörler, konu çoğulculuk, azınlık hakları ve siyasal temsil boyutuna ulaştığında, büyük ölçüde iktidar söylemiyle paralel bir hatta konumlanmaktadır. Bu durum, muhalefetin söylemsel sınırlarının sanılandan çok daha dar olduğunu göstermektedir.
Özellikle sosyal demokrat gelenek içinde yer aldığını iddia eden bazı siyasal yapıların, bu alanlarda belirgin biçimde milliyetçi ve sekülerlikten uzak refleksler ürettiği görülmektedir. Sekülerliğin, çoğulcu demokrasinin kurumsal güvencesi olduğu gerçeği göz ardı edilmekte; bunun yerine devlet merkezli ve homojenleştirici bir siyasal tahayyül yeniden üretilmektedir. Bu bağlamda “ulusalcı” olarak tanımlanan kanat ile iktidar bloğunun, farklı toplumsal kesimlerin hak ve talepleri söz konusu olduğunda çoğu zaman aynı zihinsel körlüğü paylaştığı söylenebilir.
Bu benzeşme, siyasal pozisyonların biçimsel olarak farklı, zihinsel olarak ise ortak bir zeminde buluştuğunu ortaya koymaktadır. Azınlıkların siyasal özne olarak tanınması, eşit yurttaşlık temelinde hak ve temsil taleplerinin meşruluğu gibi konular hem iktidar hem de muhalefetin önemli bir bölümünde “risk” alanı olarak kodlanmaktadır. Bu yaklaşım, demokratikleşmeyi derinleştirmek yerine statükonun farklı aktörler eliyle yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.
Tarihsel olarak çok kültürlü ve çok katmanlı bir toplumsal yapıya sahip coğrafyalarda tek tipçi siyasal projeler kaçınılmaz biçimde çatışma üretir. Tek kimlik, tek inanç ya da tek yaşam biçimi üzerinden tanımlanan siyasal düzenler toplumsal uyumu değil, dışlamayı besler. Bu nedenle sekülerlik, ideolojik bir tercih olmanın ötesinde, demokratik çoğulculuğun kurumsal güvencesi olarak değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet deneyimi modernleşme açısından önemli bir eşik oluşturmuş olsa da, demokratik cumhuriyetin kurumsallaşması süreci kesintili ve kırılgan ilerlemiştir. Askerî müdahaleler, vesayetçi yapılar ve olağanüstü siyasal dönemler bu süreci zayıflatmıştır. Günümüzde ise farklı ülkelerde gözlemlenen otoriterleşme eğilimleri, benzer bir tek tipleştirici yönetim anlayışını yeniden üretmektedir. İran, Suriye, Venezuela, Mısır ve Rusya örnekleri bu eğilimin toplumsal maliyetini açık biçimde göstermektedir.
Sonuç olarak, krizleri hak temelli bir demokratik analiz yerine yalnızca “çıkar dengeleri” üzerinden okuyan bu yaklaşım, çoğu zaman farkında olunmadan emperyalizmin ihtiyaç duyduğu zihinsel zemini üretmektedir. Toplumları kendi iç dinamikleri, çoğulcu yapıları ve demokratik talepleri üzerinden değil; nüfuz alanları ve jeopolitik hesaplar üzerinden tanımlamak, bu ülkeleri bölen ve emperyal ilişkilere sürekli kaynak taşıyan bir paradigmayı beslemektedir. Benim körlük olarak tanımladığım tam da budur: Halkların yaşadığı yapısal adaletsizlikleri görünmez kılan, demokratik talepleri bastıran ve sonuçta emperyal düzenin yeniden üretimine hizmet eden bir zihinsel kapanma.
Kalıcı barış ve istikrar, ancak insan merkezli, çoğulcu ve demokratik bir perspektifle mümkündür. Aksi hâlde sessizlik ve kayıtsızlık, yalnızca baskıcı yapıları değil, bu yapılar üzerinden güçlenen küresel tahakküm ilişkilerini de beslemeye devam edecektir.
