KENT SİYASETİ
“… Türkiye’de bu yerel yönetim modeli bugün çektiğimiz, yaşadığımız bütün sıkıntıların içinde, ondan bağımsız değil. Bir yanda küreselleşme, öte yanda Türkiye’nin politik sisteminden gelen arızalar yüzünden doğan kirlenmeler, insanlarımızın kirlenmesi… Bu modelde kentin ve ülkenin topraklarının rant konusu olmasından çıkarılmak zorunluluğu…”
Yukarıdaki tümceler, henüz ‘kışla’ yönetimine geçmemiş Mersin Üniversitesi’ne çok değerli bilimsel katkılar sunan, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin ‘efsane dekanı’ Prof. Dr. Cevat Geray’a ait. Toprağı bol olsun, sevgili hocamız 1998’de ÖDP İl Örgütü’nde düzenlenen ‘Mersin Kent Forumu’nda konuşmuştu. Kitaplığımı karıştırırken belgelendirilmiş bu etkinliğin ne denli önemli olduğunu, günümüze de ışık tuttuğunu bir kez daha anladım.
Geray hocamız, bir başka toplantıda yaptığı konuşmada ‘Kentsel arazilerin özel mülkiyete konu olmaması’ gerektiğini savlamıştı. Bunun gerçekleşmesi için “İlla bir devrim gerekmiyor; halkçıve kamucu anlayışın egemenliği yeterlidir” diye devam etmişti.
Aradan geçen 28 yılda yasalar ve yönetimler değişti. Ne yazık ki; halkın yararına planlı gelişme tu kaka ilan edildi. Kentler yağmanın ve talanın doruğa ulaştığı mekânlar hâline geldi. Neoliberal politikalar gereğince patronlar sermayelerini ve servetlerini büyütmek için kentsel rantlara çöktü. Özellikle AKP iktidarı ‘İnşaat Ya Resul Allah’ özdeyişiyle, yandaş müteahhitler kanalıyla ‘Yoksuldan alıp zengine verme’ politikalarını uygulayageldi.
Artan hızla kent plancılığı hedefe konulurken kamusal alanlar piyasa ilişkilerine tabi kılındı. Toprak birikim aracına dönüşürken gidişata itiraz edenler hapis başta olmak üzere çeşitli yöntemlerle cezalandırıldı. 19 Mart’a giden süreçte ve devamında ‘Sosyal ve kamusal belediyecilik’ belgisini savunanlar (başta şehir plancıları) düşman hukukuna tabi tutuluyor.
Yerel yönetim ağının temelini oluşturan belediyeler, gündelik ve altyapı hizmetleriyle değil de siyaset merkezli biçimde gündemde. İktidar, muhalefete saldırılarını belediyeler üzerinden yoğunlaştırırken siyasal meşruiyetini buralarda arıyor. Yalan dolanla! Neoliberal politikalar yerel düzlemde yaşama geçirilirken yurttaşın gündelik yaşamı ve gelecek hayallerini de kendince kurguluyor. Yani artık özelleştirmeler ve piyasalaştırmalarla yetinmiyor.
Tarihi biraz geriye saralım; köyden kente göçün hızlandığı 70’li yıllarda CHP’li belediyelerin merkezi yönetimlerin kısıtlarına, dar kaynaklara karşı politikalar geliştirme çabalarına girdiğini anımsarız. Özellikle metropolleşen kentlerde yaşanan barınma, suya erişim, kanalizasyon vs. sorunlara çözüm bulmak amaçlı belediye şirketleri bu dönemde kuruldu. Merkezi yönetimlerin baskısını aşmak için hizmeti piyasalaştırmak çıkar yol göründü. Halk ekmek, tanzim satış mağazaları dönemin önemli örnekleridir. Ancak belirtmeliyim ki; burada hedeflenen kâr değil, hizmeti hızlandırmaktı.
Günümüze dönersek; artık ‘kentli makbul vatandaş’ iktidarın ideolojik hegemonyası doğrultusunda arsa-ev sahibi olan, bu sahipliği de hızla zenginleşmeye tahvil eden bireydir. Çünkü, Türkiye’de servet istihdam ve üretimden değil, arsa ve arazi üzerinden çoğalıyor. Bu yöntemle arsa sahibi, müteahhit ve yöneten konumundaki siyasiler ‘kazananlar’ arasında yer alıyor. Elbette emekçiler kaybedenlerden.
Ancak, bu kısır bir döngüdür. Enflasyonun tavan yapmasıyla birlikte borçlanma olanakları bitmiştir. Bir yanda ev sahipleri, öte yanda kiracılar vardır artık. Yüzlerce, binlerce konut sahibinin varlığı gerçekliktir. Bu tablo, egemenlerin ‘yeni düşmanlar’ üretmesini gerekli kılmıştır. Yoksulların öfke, kaygı ve güvensizliklerini yöneltecekleri ‘Göçmenler’ gibi düşmanlar üretilmiştir.
Umutsuzluğa yer olmadığını yazının sonuna geldiğimiz noktada vurgulamalıyım. Geç kapitalistleşmenin belki de tek olumlu çıktısı olarak ‘Dayanışma kültürünün tümüyle yok olmadığı’ bir ülkede yaşıyor olmamız. Bu noktada belediyelere düşen görev; belirgin bir strateji oluşturarak halkın kamusal kaynaklara erişimini demokratikleştirmek olmalıdır.
Toplumun en kırılgan kesimini oluşturan işsizler, yoksullar, kadınlar, emekliler gibi gruplara kreşler, bakım evleri, sosyal yardım benzeri projeleri hayata geçirerek dokunmak mümkün. Yoksulluğun kader olmadığını, bunu yaratanın bilinçli iktidar politikaları olduğunu duyumsatmak gerek. Kaderi değiştirmenin mümkün olduğunu somut projelerle yerel ve ulusal ölçekte yaygınlaştırmak bir başka politik tercih olarak önümüzde duruyor.
