MASUMİYET DEĞİL, TAKINTI MÜZESİ
Hastalandık.
Marazlı bir toplum olduk.
Öyle üç beş gözleme dayalı söylemiyorum. Bilimsel veriler hatta antidepresan satışlarındaki müthiş artış, ne derece hastalandığımızı ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile. Son on yılda ruh sağlığı ilaçlarını kullanan insan sayısı yüzde 60 yükselme kaydetmiş.
Zaten sokakta biraz zaman geçirince çıplak gözle fark edilebiliyor durumun vehameti.
Ee ne olacaktı ki? Bu kadar baskıya, strese bünye mi dayanır değil mi ama?
*
Haberler kasvetli, insanlar hiddetli, dünya şiddetli…
Depresyon, anksiyete, bipolar, dikkat ve hiperaktivite, travma sonrası stres bozukluğu, şizofreni, takıntı tekmili birden ruhumuzu sarmış görünüyor. Eskiden bir çırpıda sayabilir miydik bunları? Ancak artık o kadar çok duyuyoruz ki ezberledik. Sadece duymuyoruz yakınlarımızda ve bizzat kendimizde deneyimliyoruz.
Bakıyorum içime. Farklı mıyım sanki ?
Psikiyatristine aşık olan arkadaşım, hiç tanışmadığım komşularım, uzun süredir ziyaret etmediğim mezarlar, hâlâ pişiremediğim yemekler, dilini bilmediğim, ne dediğini anlamadığım ama çok sevdiğim şarkılar, sabahları kahve içerken izlediğim çirkin tablolu duvar, hiç özlemediğim insanlar, çok özlediğim kentler, her gün eksikliğini hissettiğim bazı duygular, hep dağınık bıraktığım yatağım, uzamasından hoşlanıp sonra kestirdiğim saçlarım, kullanmadığım makyaj malzemelerim, en sevdiğim masayı dolu görünce oturmaktan vazgeçtiğim ıssız kafem, küstüğüm arkadaşımda unuttuğum kıyafetlerim, kayıp bir şemsiyem, bünyemi alt üst eden rüyalarım, üç tane yastığım, bana hiç benzemeyen, kullanılmamış pasaport fotoğrafım, ‘keşke tanıdığım gibi kalsaydı’ dediğim insanlar ve hoşlandığım her şeyden kaçma eğilimim var.
Yaniii bu denli tuhaf bir millet olduğumuz için “Masumiyet Müzesi”ni de çok sevdik. Kitabını da bilirdik fakat dizi gerçekten ruhumuza dokundu. Ezelden okumayı sevmediğimizden dizi sayesinde kitaptan haberimiz olması da hiç şaşırtıcı değil.
Kanuni Sultan Süleyman dönemini bile Muhteşem Yüzyıl’la tanımış hatta Şehzade Mustafa’nın katledildiği bölümün ardından hutbe okutmuş, Topkapı Sarayı’nı adres göstererek suç duyurusunda bulunmuşuz.
Sabahattin Ali’nin 1943’de yayınladığı Kürk Mantolu Madonna eserindeki bahse konu kadını Popçu Madonna zannederek sabah programlarında konuşmuşuz.
‘Aşk-ı Memnu’yu yayınevi vitrininde görünce ‘Aa kitabı da çıkmış!’ diyen şişik dudaklı, tiki kadınların şaşkınlığına şahit olmuşuz.
Veya Ömer Seyfettin’in ölümsüz eseri Diyet’i zayıflama kitabı yerine koyup dedikodu programlarına konu eden sözüm ona tanınmış kişiler görmüşüz.
‘Başka ülkede yaşayamam!’ deyip konuyu kapatacağım ancak konunun kendisi son bulacak gibi değil.
Baksanıza Nobel Ödüllü Orhan Pamuk imzalı Masumiyet Müzesi 2008’de okuyucuyla buluştu. Kimse Kemal’i, Füsun’u tanımadı.
Netflix’de 8 bölüm halinde yayınlandı, herkes karakterlerle ahbap oldu.
Bu arada Neco’nun 50 yıllık şarkısı ‘Seni Bana Katsam’ listeleri alt üst etti. Neyse ki yaşamının son deminde bile olsa popülerliğin hazzını tattı.
Esere konu olan müze, ziyaretçi akınına uğradı.
Baş karakter Kemal Basmacı’nın ruh hastalığı her kanalda anlatıldı.
Anksiyete, bipolar, şizofreni, narsizm falan tekmilini öğrenmişken nur topu gibi ‘limerence’ ruh hastalığımız oldu. Yani takıntılı aşk.
Şimdilerde herkes bunu konuşup örnekler verip duruyor. Valla onu bunu bilmem. Diziyi ben de izledim. Hatta bazı bölümleri birden çok. Evet güzeldi. Nostaljik anlatım ve dekor etkileyiciydi. Oyunculuk ve reji başarısı yüksekti. Ancak bu saatten sonra limerence falan n’apabilir bize arkadaşlar? Sayısız kriz, doğal ve doğal olmayan onlarca afet, savaşlar yaşamış neslin temsilcileriyiz. Sırf popüler diye her hastalığı bünyeye monte etmemeliyiz.
Lovebombing, gosthing çağındayız. Takıntıyı artık aşkta değil anca kendi dengesizliklerimizde yaşarız.
Eskidendi o duygular.
Geçiniz…

