İlkay Adalıoğlu

Ne yormak istedim seni
Ne de yormak kendimi


‘Nerdeee eski bayramlar?’ temalı tatsız tuzsuz bir Şeker Bayramı’nı daha geride bıraktık.

Yanlış anlamayın sadece adı şeker. Gerçi nedense ‘ramazan’ denir oldu ya? Konumuz o değil.

 

Ağzımızın tadının bayramlarda bile yerine gelmediği zamanlardan geçiyoruz. Son yürekli gazetecilerin de susturulduğu istibdat dönemini sağ salim atlatmaya çalışıyoruz. Ha bugün, ha yarın derken yaşlanıyoruz.

 

Haberlerini merakla takip ettiğim Alican Uludağ’dan sonra İsmail Arı da bu bayram tutuklandı. Tabii Merdan Yanardağ’ın halen içerde olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

 

‘Yeni Türkiye’ dedikleri Korku İmparatorluğu’nun en karanlık dönemini yaşıyoruz.

Aydınlık, zifiri koyu çöktükten sonra belirirmiş.

Umalım öyle olsun ancak çaresizlik şimdilik en resmi duygumuz.

Çünkü devlet destekli…

 

Dışarda kalan bir avuç dürüst gazeteciyi tenzih ederim ancak ‘muhalifimsilere’ fena kuruluyorum. Çünkü kahraman ayaklarıyla işlerine gelen, kendilerine zeval getirmeyecek konuları ele alarak seküler mahallesinde alkışlar eşliğinde mis gibi hayat sürüyorlar. Sözüm ona tarafsız kanallarda boy gösterip üstüne you tube’da hayranlarını ağırlayıp para topluyorlar.

 

Şöyle bir örnek vereyim: Demokrat, Atatürkçü kesimin sözde delikanlı kızı Nevşin Mengü, CHP’nin mutlak butlan olayını sündüre sündüre anlattıktan sonra çiçeği burnunda Adalet Bakanı’nın mal varlığı üzerine ‘Bize ne canım. Belki ailesinden kalmıştır!’ diyebiliyor.

 

Pek cevval bildiğimiz Barış Terkoğlu ise ‘Bir çok yakınıyla görüştüm. Hepsi Sayın Bakan’a haksızlık edildiğini ifade etti…’ gibi saçmasapan argümanlarla izleyicisinin gazını almaya dahası manipüle etmeye çalışıyor.

 

Söz konusu tapu kayıtlarını internetten sorgulatanların dahi tutuklandığı göz önünde bulundurulursa gazetecilerin korkmasından daha doğal ne olabilir ki?  Korku, en insani duygudur ancak ayan beyan ortada olanı da aklamaya çalışmak nedir yahu?  Kendi okuyucusunun aklıyla alay etmek değil midir bu?

 

Tatlı su muhalifi gazetecilerin yerinde olsam, binlerce takipçim böylesi servet edinimi üzerine elbette iki kelam etmemi bekler. Çıkıp, ‘Burası Yeni Türkiye arkadaşlar! Yüzlerce meslektaşımın yaşadığı trajedileri görüyorsunuz. Yurt dışında hayatımı devam ettiriyor olsam açık açık yorumda bulunabilirdim. Umarım gelecek yıllarda özgürce gazetecilik yapabiliriz!’ der, en azından kitlemin zekâ seviyesini hor görmezdim.

 

Zira korkaklığın karşıt anlamı cesaret değil, uyum sağlamaktır. Yani alışmak, kabullenmek, sinmek, normal karşılamaktır. Korksalar ve bunu açıkça dile getirseler tepki göstermez bilakis anlardım. Normal göstermeye çalıştıkları için yazmaya gerek duyacak kadar yükseldim.

 

Babam yaşasa ‘Kızım bırak siyaset miyaset yazmayı. Sana bir şey olsa saç boyası getirenin olmaz!’ şeklinde gıcık bir espri patlatır, sadece kendisi gülerdi.

 

Haklı ya Nevşin’lerin, Barış’ların uyum sağladığı bu memlekette en iyisi astroloji, sağlık, estetik gibi zararsız bir alana dalmak.

Veya meramımızı şiirle anlatmak:

 

“ Ne yormak istedim seni

 Ne de yormak kendimi.

 Çok çalıştım gitmeye de, kalmaya da

 İkisi de aynı acı, ikisi de rezil.

 Daha önce de söylemiştim

 Ama böyle kalarak değil.

 Yormak istemiyorum artık kimseyi

 Yorgunum zira…

 

 Kelimeleri yan yana getiresim yok

 Kendimi anlatmak için

 Hiç söylenmemiş sözler duymaya

 Ve yeni cümleler kurmaya ihtiyacım var

 Yetmiyor bildiklerim…’



ARŞİV YAZILAR