Prof. Dr. Erkan Aktaş 

Prof. Dr. Erkan Aktaş 

Mersin’de risk var ama doğru yönetilirse avantaj da var


Su meselesi, geleceğin değil, bugünün sorunudur. Toprak-su ilişkisi üzerine çalışmış, tarım ve su politikaları alanında sahada gözlem yapmış, Toprak Su Araştırma Enstitüsü’nde araştırma mühendisi olarak görev yapmış biri olarak şunu açıkça ifade edebilirim: Su meselesi yalnızca bir doğal kaynak sorunu değil, aynı zamanda bir yönetim sorunudur. Bu nedenle bu konuya karşı duyarlılığın sadece bireysel değil, kurumsal bir sorumluluk olduğunu da özellikle vurgulamak gerekir.

Türkiye su açısından giderek daha kırılgan bir sürece giriyor. İklim değişikliği ile birlikte yağış rejimleri bozuluyor, kuraklık riski artıyor ve su stresi yaygınlaşıyor. Bu çerçevede Mersin de bu riskin dışında değildir; aksine Türkiye’de kuraklık açısından dikkatle izlenmesi gereken illerden biridir.

Ancak burada altı çizilmesi gereken iki temel gerçek bulunmaktadır. Birincisi, Mersin’in iklim değişikliği ve kuraklık bağlamında riskli bir coğrafyada yer aldığıdır. İkincisi ise, bu riske rağmen Mersin’in sahip olduğu doğal avantajların onu birçok ilden ayrıştırdığıdır. Bu iki durumu birlikte değerlendirmeden yapılacak her analiz eksik kalacaktır.

Mersin’i farklı kılan temel unsur, sahip olduğu su tutma kapasitesi ve coğrafi çeşitliliktir. Toros Dağları boyunca uzanan hat, kentin su rejiminin omurgasını oluşturmaktadır. Tarsus ve Çamlıyayla’dan başlayarak Arslanköy ve yüksek kesimlere, Erdemli’nin yaylalarına, Silifke ve Mut’un üst bölgelerine ve Göksu havzasına kadar uzanan geniş alan, yağışın tutulduğu ve suyun zamana yayıldığı kritik bir ekosistemdir. Daha batıda Anamur’un yüksek kesimleri de bu yapının önemli bir parçasıdır. Bu bütünlük, Mersin’i tek bir su kaynağına bağımlı olmaktan çıkararak önemli bir direnç kazandırmaktadır.

Ancak bu potansiyel kendiliğinden sürdürülebilir değildir. Bu noktada en kritik unsur ormanlardır. Ormanlar yalnızca bir doğal varlık değil, aynı zamanda su döngüsünün temel bileşenidir. Yağışı tutar, toprağa geçirir, yeraltı su kaynaklarını besler ve iklimi dengeler. Bu nedenle su yönetimi ile orman yönetimi birbirinden bağımsız düşünülemez.

Tam da bu noktada Mersin’in geleceğini belirleyecek kritik bir tercih ortaya çıkmaktadır. Eğer ormanlar korunur, hatta mevcut yapı güçlendirilerek ormansızlaşmanın tersine bir süreç başlatılırsa; havzalar bütüncül bir yaklaşımla yönetilir ve maden faaliyetleri çevresel hassasiyetler gözetilerek planlanırsa, Mersin sahip olduğu avantajı kalıcı hale getirebilir. Aksi durumda ise bu avantajın hızla aşınması kaçınılmaz olacaktır.

Bununla birlikte yaylalarda artan yapılaşma ve kontrolsüz kullanım da su yönetimi açısından göz ardı edilmemesi gereken bir başka risk alanıdır. Bu alanlardaki su tüketimi ve doğal yapının bozulması, uzun vadede havza sistemini doğrudan etkileyebilir.

Öte yandan su yönetiminin bir diğer kritik boyutu kullanım alışkanlıklarıdır. Mersin, Türkiye’nin en önemli tarımsal üretim merkezlerinden biridir ve bu durum yüksek su talebini beraberinde getirmektedir. Bu nedenle tarımda su kullanım biçimi artık stratejik bir konu haline gelmiştir. Geleneksel salma sulama yöntemlerinin terk edilmesi, damla sulama ve kısıtlı sulama gibi modern sistemlerin yaygınlaştırılması zorunludur.

Burada özellikle altı çizilmesi gereken bir başka önemli konu daha vardır. Toprak-su ilişkisini bütüncül şekilde ele alan ve yıllarca bu alanda bilimsel üretim yapan Toprak Su Araştırma Enstitülerinin zayıflatılması, hatta büyük ölçüde işlevsiz hale getirilmesi, Türkiye’nin su ve toprak politikalarındaki en önemli yapısal hatalarından biridir. Bu kurumların korunamaması, sadece bir kurumsal kayıp değil; aynı zamanda bilimsel hafızanın ve planlama kapasitesinin zayıflaması anlamına gelmektedir.

Genel bir değerlendirme yapıldığında, Mersin’in kısa ve orta vadede ciddi bir su krizi riski taşımadığını söylemek mümkündür. Ancak bu durum, sahip olunan potansiyelin doğru yönetilmesine bağlıdır. Toroslar, havzalar ve ormanlar Mersin’e önemli bir avantaj sunmaktadır; fakat bu avantaj ancak bilimsel, planlı ve sürdürülebilir politikalarla korunabilir.

Sonuç olarak mesele, suya sahip olmak değil; suyu koruyabilmek ve yönetebilmektir.



ARŞİV YAZILAR