Serkan  Uzunadam

“Varlık Özden Önce Gelir!”


“İki dünya savaşının ardından ortaya çıkan kimlik bunalımı, insanı, kendisini nasıl tanımlayacağı ve neye inanacağı, neyi ümit edeceği konusunda kararsız kıldı.” (Bobaroğlu, s. 12)

Varoluşçu yazarları epey sonraları fark ettim doğrusu. Kırkına yaklaşırken hem de, utanılası bir hal olmalı… Şimdi düşününce insanın “anlam arayışı” epey bir sonra yerleşiyor benliğine... Varoluşçu yazarların ortak özelliği nedir diye bir soru olsaydı, cevabım tüm yazarların; sıkılgan, bulantı halinde bir ruh haline sahip, çevresine mutsuzluk veren tipler oldukları diye cevaplardım. Nitekim şunu da belirtmek gerekir; tüm bu varoluşçu filozofların bir diğer ortak noktası da birbirlerinden nefret etmeleriydi nedense…

Varoluşçu felsefe özellikle İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Bu akım, felsefenin yanında resim, edebiyat, teoloji ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.

Egzistansiyalizm de denen varoluşçuluk insanın kendi değerlerini kendisinin oluşturabileceğini, varoluşunu kendi kendine yaratabileceğini ve geleceğini de kendisinin kurabileceğini savunan bir felsefi akımdır.

Bu yazımda varoluşçu iki filozofun ismi geçecek; J. Paul Sartre ve S. Kierkegaard… Her iki filozofun inanç bağlamında ayrı düşünceler içerisinde olsalar dahi hangi ortak noktada buluştuklarını bulmaya çalışacağız…

J. Paul Sartre’ın pek beğendiğim ve de ilk duyduğumda düşüncelere dalmama neden olan şu meşhur önermesini öncelikle sizinle paylaşayım;

            “İnsan bu dünyaya fırlatılmıştır, bu dünyada terk edilmiştir ve burada unutulmuştur.”

İnsan içinde yaşadığı dünya ve topluma dair hiçbir verili gerçeklik ile dünyaya gözünü açmaz. Var olduğu andan itibaren toplum, kültür, din, ideoloji vb. gibi "gerçekliklerle" çevrelenmiş olduğunu fark eder. Bir varoluşçu bu andan itibaren en temel soruyu sorar; "o zaman varlığımızın anlamı nedir?" ya da "anlam nedir? " Heidegger'e göre; çünkü "varlık nedir?" diye bir soru sorsak kimse bu soruya cevap verememektedir. Nasıl olur da varlığın anlamını bilmeyen bir varlık olarak insan var olmaya devam eder? Heidegger insan varoluşunun diğer eşya veya canlıların varoluşu gibi olmadığı ve farklı bir otantiklik, dünyaya açıklık içerdiğini söyler. Bu dünyaya açıklık insanın fırlatıldığı dünyada varlığının anlam kazanmasını sağlar. Ancak diğer yandan "dil, varlığın evidir." der Heidegger. Dil'i en iyi kullananlar da şairlerdir, o halde şairler varlığın çobanlarıdır ve bizi "unuttuğumuz varlık yurduna" (varlığın anlamını bilmiyorduk, unutmuş olduğumuz varsayılır) götürecek olanlardır. Bu doğrultuda Hölderlin, Rilke gibi birçok şairin şiirlerini çözümlemeye yönelmiştir filozofumuz. Heidegger’in anlayışımı çok karmaşık ve geniş çaplıdır, Sartre ‘Varlık ve Hiçlik’ adlı metninde Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’ adlı kitabının bir nevi değerlendirmesi ve eleştirisi ile yola çıkarak kendi yaklaşımının temellerini atmıştır. Ona göre Varoluşçuluk, "önce var olan varlığın daha sonra özünü inşa etmesi" yani kendine yeni anlamlar yaratmasıyla ilgilenir.” (T.Beyter-Evrim Ağacı)

Yine tanımlamanın genişlemesi anlamında olarak Sartre:  “Varlık, özden önce gelir.” demektedir. İnsan özgür doğar, tercihleriyle varoluşunu gerçekleştirir. Yani ilk olarak insan vardır, tercihleriyle tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

S. Kierkegaard’da ise insan, varoluşun merkezindedir. Ancak, insan, tek başına değildir. Kierkegaard’a göre de, bireyin yaşamı seçimleri ile şekillenmektedir. Kişi kendi benini seçmekte özgürdür. Kişi, estetik ya da etik bir benliğe mi, yoksa dini bir benliğe mi sahip olacağını kendi özgür seçimleri ile belirlemektedir. Kierkegaard’ta birey estetik benlikte haz kısır döngüsü içindedir. Etik benlikteki iyi, kötü ise bireyi tam olarak dinsel benlikte inanç vasıtası ile Tanrı’ya yönelerek sağlayabilir. Bireyi kısır döngüden, umutsuzluktan kurtaran şey onun Tanrı’ya yönelmesidir. Ama bu kurtuluş varoluş içinde onda gerçekleştiğinden tekrar kısır döngüye girebilir. Birey ancak varoluş içinde belli anlarda Tanrı’ya yönelerek kendini gerçekleştirebilir.

Varoluşçu düşünceye göre, varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Kierkegaard’a göre de varoluş bireyseldir. Ona göre, var olmak bir fert olmak anlamına gelir. İnsan eşi olmayan ve sadece kendi içinde anlaşılabilen bir varlıktır. Her insan yalnızdır. Dünyada birbirine benzeyen iki birey olmadığı gibi, hiç kimse başkasının yerine de yaşayamaz (Reneaux, 1994: 15).

Kierkegaard’ta ise, birey yaptığı günahlar ya da ölümün kaçınılmazlığı karşısında umutsuzluğa düşmektedir. Kendi benliğinde bunun farkına varan birey umutsuzluk durumunun oluşturduğu duygu ile Tanrı’ya yönelmektedir. Teslimiyet ve inanç ile Tanrı’ya yönelen birey umutsuzluktan kurtulabilmektedir.

Kierkegaard’ın bireyi, varoluş sürecinde yalnız olsa da Sartre’da olduğu gibi, tamamen terk edilmişlik içinde değildir. Birey inancı ile Tanrı'ya ulaşabilmekte ve gerçek benini oluşturabilmektedir.

Sartre’ın ateist görüşüne karşın, Kierkegaard, Tanrı’nın varlığını kabul eder. Bu yüzden Kierkegaard, Sartre’da olduğu gibi Tanrı’yı ve onun düzenini varoluş için, birey için tehlike olarak görmez. Tam aksine Tanrı’nın varlığını, varoluşun olmazsa olmazı bir öğesi olarak görür.

Sartre açısından, Tanrı olsa bile, bütün her şey irade sahibi olan insana bağlıdır. Buradaki vurguya bakarak Tanrı’nın var olup olmamasının bir açıdan önemli olmadığı düşünülebilir. Ancak Sartre’a göre, bu dünyaya atılmış olan insanın, varoluşunu tam olarak gerçekleştirebilmesi için Tanrı’yı reddetmesi gerekmektedir. Sartre’a göre, insanın Tanrı’yı kabul etmesi, insanın kendini eksik ve yokluk içinde hissetmesi ve bunu öte dünyaya atfederek Tanrı ile tamamlamaya çalışmasının sonucudur.

İnsan içinde bulunduğu durumun sınırlı ve imkânsızlıklarla dolu yönünü görerek, bunu gidermek için Tanrı’ya yönelmektedir. Kierkegaard, tam da bu nokta da insanın kendi varoluşunu ya da benliğini oluşturması için Tanrı’ya yönelmesi gerektiğini vurgular.

Kierkegaard, açısından bu durumdaki birey varoluşunu ancak iman vasıtası ile Tanrı’ya yönelerek gerçekleştirebilir. Sartre ise, varoluş içinde terk edilmiş, bırakılmış olan insanı, Tanrı’nın yerine koymaya çalışır. Kierkegaard’a göre, ise, insanın yücelmesi ancak onun Tanrı’ya yönelmesiyle mümkündür. Bunun içindir ki, insandaki en yüce şey imandır. İnsan, ancak imanla her şeyi elde edebilir ve kendisini tam anlamı ile gerçekleştirebilir. Bireyin tam olarak kendini yaşayabilmesi yani kendi benliğini oluşturabilmesi, iman vasıtası ile Tanrı’ya yönelmesiyle gerçekleşmektedir.

Sartre ise, öznelliği ve bireyselliği öne çıkarır, ancak Kierkegaard kendi öznel varoluşçu anlayışını, Tanrı düşüncesi ile temellendirir. Bu durumun tam aksine Sartre, kendi öznel ve bireyselci görüşünü Tanrı’nın yokluğu fikrine dayandırır. Bunun bir sonucu olarak birey, kaygı ve bulantı ile karşı karşıya gelir. Tanrı’nın yokluğunda bütün her şeyden sorumlu olan insan, varoluşun her anında bulantı ile karşı karşıya gelir. (J. P. SARTRE ve S. KIERKEGAARD’IN VAROLUŞÇULUK DÜŞÜNCELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI. V.Çelebi-2013)

Kierkegaard’a göre ise, insan kaygı ve umutsuzluk durumundan, ancak inancı ile Tanrı’ya yönelerek kurtulabilir. Tek başına kurtulamaz, çünkü Kierkegaard, kendi bireysellik görüşü ile inanç arasında bir ilişki kurar. Ona göre, “.dinsellik arttıkça bireysellik de artar, çünkü birey sınırda keşfedilir.” (Taşdelen, 2004: 252).

İnsanın tam anlamı ile kendi ve birey olması ancak Tanrı ile mümkündür. Çünkü ancak Tanrı’ya yönelen ve teslim olan insan, diğer bütün her şeyi karşısına alabilir. Ve Tanrı’nın buyruğunu, her şeyin üstünde tutar. Tanrı’dan başka hiçbir şey insanın tam anlamı ile bireyselleşmesini sağlayamaz.

“İnsan ilk önce var olur, ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar.” J.P Sartre

“Yaşam ileriye doğru yaşanmalıdır ama ancak geriye bakarak anlaşılabilir.”               

Soren Kierkegaard



ARŞİV YAZILAR