HER DAİM AŞK
“Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı.
Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçimi değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik değil, hiçlik bilincidir.”
― Şems-i Tebrizî
İnsan yaşamı boyunca hayatın anlamını aramış, varoluşsal can sıkıntısı çekmiş ve Sartre ‘ın deyimiyle “bu dünyaya fırlatılmış” bir varlıktır.
Viktor Frankl insanın anlam arayışı kitabında -ki kendisi ikinci dünya savaşı esnasında Alman nazi
kamplarında 4 yıl esir kalmış bir psikiyatrist ve nörologdur- “Derin acılar mı çekiyorsunuz? Hepsinin bir
anlamı var, sakın pes etmeyin!” cümlesi bu esir kamplarının sonrasında kelimelere dökülmüştür.
Bu yazıya Şems ile başlamamın elbette bir anlamı var. Birbirlerine mürşit olan Şems ve Mevlana tutunacak
bir şey bulmuşlar ve bunu ilahi aşk olarak tanımlamışlardır. Çekilen sıkıntıların bizi başka bir şeye
dönüştüreceğini 1200’lü yıllarda söylemiştir Şems-i Tebrizi...
“Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
Yukarıdaki cümle birçoğumuzun bildiği ve Hz. Mevlana’nın kelamı olarak bilinir. Mevlana ve Şems’in
hayatını biraz inceleyenler için sözü kimin söylediğinin bir öneminin olmadığını da idrak etmişlerdir.
Nitekim Mevlana “ …harfsiz konuşun, kulaksız duyun… Susun, söz bitti artık!” demiştir Divan-ı Kebir adlı
eserinde… Mana her şeydir. Mana âlemine dalan kişi, oraya merak salan kişi artık eski kişi değildir.
Dönüşüme hazır ve teslimiyet halindedir. Artık ne varlığa sevinir, ne yokluğa yerinir. Tasavvufta bu hale
“uyanma “diyenler vardır. İnsanın uyku âleminden uyanma âlemine geçmesine vesile belki bir olay
yeterlidir. Bu illa ki bir travma olmak zorunda da değildir, bir çok örneği vardır…
Mevlana hazretleri buna “aşk” demiştir. Vahdet birliği, insanın batıni dünyasının kapılarını açmaya vesiledir;
o kapı açıldığı anda bambaşka tatlar insana gark olur. Aşk şarabı söylencesi işte budur… Gerçekte şarap bir
imgedir, bildiğimiz içtiğimiz şarap değildir. Aşkın şarabını içen sarhoş olur, mest olur mutlak olan Allah
sevgisi ile…
“Biz zengin değiliz, ne kumaşımız var, ne gümüşümüz. Böyleyken de mutluyuz, hoşuz. Zahmetlere, sıkıntılara düşünce ferahlarız, esenleşiriz. Korkuya kapılmışız da yine hoşuz. Ebedi olarak, Hakk’a teslim oluş şarabının sarhoşlarıyız. Bizim hoşluğumuzu senin gelip geçici, yarım hoşluğun gibi sanma.” (Divan-ı Kebir 1469- s. 238)
Mevlânâ, insan nefsinin yokluğunu kabul ettiği Allah’ın sonsuz kudreti karşısında, kendini “hiç” olma
düşüncesiyle “var” ettiği takdirde, gerçek şarabın sarhoşluğunun önemsizliğini ifade etmiştir.
Âlemin yaradılışının sebebi aşktır. Her varlıkta tecelli eden aşkı yani hakiki maşuk olan Allah’a ulaşma
vasıtasını Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’de sembolleştirdiği aşkın ifadelerini denizden, karaya; yerden göğe insanı
ilgilendiren her türlü nesne ve olayla aktarır. Her şeyi kuşatan ve ezeli ve ebedi olan bu aşk, Mevlânâ’da ilâhi
aşkla kendinden geçme, şarabın verdiği sarhoşlukla özdeştir. Bütün bunlardan maksat ise mutlak olan
Allah’tır.
Mevlânâ mutlak olan Allah’ı Şems’in hocalığıyla bulurken, bütün marifetin aslında insanın kendinde, kendi
özünde olduğunu yine şu mısralarda anlatmıştır. “Ey yolun başında oturup da yol arayan! Ayın hâlesi içine
düşmüşsün de ay arıyorsun. Çene çukurunda, böyle bir güzellik Yûsuf dururken, sen kalkmış, kuyuya düşen
Yûsuf’u arıyorsun. Yûsuf’u kuyudan çıkaracak kova sensin.” (1863- s. 294)
Aşk ile..

