OTOKRATLAR DA YENİLİR
Çeyrek asırlık AKP iktidarının dış politika konuları iç siyasete tahvil ederek ülkeyi dizayn etmede mahir olduğu söylenebilir. Suriye iç savaşında aldığı konuma koşut, ‘ümmetin birliği’ savıyla siyasal İslamcı akımın önünü açması, dahası bunu devlet politikası haline getirmesi akla ilk gelen örnek. Bugünlerde ise ABD-İsrail’in İran’a yönelttiği saldırıları da ‘iç güvenliği tehdit’ söylemiyle otokratik uygulamalarını yoğunlaştırmalarına gerekçe yaptığı gözlemliyoruz.
Uluslararası planda son yaşanan gelişmeler, iktidarın bu siyasetinin halk nezdinde alıcı bulmasını zora soktuğunu gösteriyor. İran’da ABD-İsrail’in savaşın galibi olması bir yana, yenilgiyle yüz yüze geldiğini anlıyoruz. İkincisi ise, otokrat liderlerin önde gelenlerinden Orban’ın Macaristan’da yaşadığı ağır yenilgi.
Kendisini ‘dünya imparatoru’ gören Trump liderliğindeki ABD ile tam bir ‘savaş makinası’ olan Siyonist İsrail ve Netanyahu’nun ‘üç günde bitiririm, rejimi değiştiririm’ diye başlattıkları savaş iki ayını doldurmak üzere. İran liderlerine düzenlenen suikastlar, çocuk-yaşlı demeden binlerce kişinin öldürülmesine, ülke altyapısına yönelik ağır bombardımana rağmen Molla Rejimi ayakta. Ateşkes müzakerelerinde ‘savaş tazminatı ödenmesi’ taleplerinde ısrarlı davranabiliyor. Trump, otoritesini sarsmayacak bir ‘barış’ için çareler arıyor. ABD’nin kaybı bununla da sınırlı değil. Sözüm ona ‘güvenlik şemsiyesi’ oluşturduğu gerici Arap rejimleri bu güvencenin gerçek olmadığını kavradı. En büyük müttefiki İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da ‘büyük abi’ rolünü yitiriyor. Yani emperyalist kampta çatırdamalar vardır, güven sarsılmıştır.
Bu bahisten çıkan sonuç, ABD-İsrail ile yaşlanan ilişkilerdeki açmazlar ve ilişkiler Cumhur İttifakı’nın da inandırıcılığında erozyona uğradığı yönündedir. Amerikan karşıtlığı Türkiye’de halk nezdinde her zaman prim yapmıştır. Hatta emperyalist sisteme göbekten bağlı iktidarlar bile zaman zaman ‘sahte anti Amerikancı’ görünümü vermeye çalışmıştır. Komşumuz İran’da 168 çocuğun katledilmesine neden olan saldırı kınanırken fail ABD’nin adı ağza alınmıyor. Yani ‘Dostum Trump’ lafzı ve bağı devam ediyor. ‘Katil Netanyahu’ sloganı ise artık yetmiyor. Filistin’de soykırım yaşanırken İsrail ile devam eden ticaret belleklerdeki yerini korurken iktidar inandırıcılığını yitirmiştir. Hatta, meşruiyet yitimi yaşayan iktidara karşı toplumsal direnç ve muhalefet daha diri durmakta.
Macaristan’da hafta sonu yapılan seçimlerde alınan sonuç titiz bir değerlendirmeye muhtaç. ‘Erdoğan’ın dostu Orban’ın’ sandıkta yaşadığı yenilgi ‘otokrat liderler yenilmez’ algısını alt üst etmiştir. Bu sonuç Trump, Putin başta olmak üzere tüm otokrat liderlerin açık desteğine karşın alınmıştır. Seçimlerin galibi Peter Magyar’ın da bir başka emperyalist blok AB yanlısı ve neoliberal politikacı kimliğine rağmen bu sonuç önemlidir.
Bu noktada Türkiye ve Macaristan’ın farklı nesnellik ve öznelliklere sahip olduğunu unutmamak gerek. En başta Avrupa’nın doğusunda 9.5 milyonluk görece küçük bir ülkeden bahsediyoruz. AB üyesi olmasının da etkisiyle çok istemesine rağmen Orban, rakibi Magyar’ı siyasi yasaklı konumuna düşürememiştir.
Türkiye ise 86 milyonluk nüfusu, yüzyıllardır oluşan devlet geleneği, bölgesindeki konumu vb. nedenlerle güçlü bir ülkedir. 24 yıllık otokrat yönetim deneyimli olduğu gibi alt emperyal politikalarıyla belirleyici güçler arasındadır. Buralardan ürettiği rıza ile rakiplerini yarış dışı bırakabilmekte, muhalif belediye başkanlarının yanı sıra politikacı, gazeteci, sendikacı, çevre aktivistleri dahil boyun eğmeyen herkesi hapse atabilmekte. Kuralsızlık kural haline getirilirken korku siyaseti egemen kılınmak istenmekte. ‘Büyük ülke’ söylemi bu uygulamalara karşın rıza üretmede kullanılabiliyor.
Bardağın dolu tarafına da bakmak gerekir. Sıraladığımız otoriterlik ve kuralsızlığa karşın boyun eğmeyenlerin direncini yaşıyoruz. Ekonomik zorluklar ve giderek artan yoksullaşma, direnci niceliksel olarak büyütmekte. Yükselişin kesintisiz devamı için siyasal muhalefet uluslararası ilişkilerde barışı savunurken anti- emperyalist politikaları, bağımsızlıkçı bir dış siyaseti geliştirmelidir.
Zaman karamsarlık ve yenilgi algısına karşı mücadeleyi inatla, inanarak büyütme dönemidir. ‘Otokratlar da yenilebiliyor’ diyerek toplumsal muhalefeti siyasallaştırarak büyütme dönemine girilmelidir. Sandık ile iç içe geçen tarzda emekçileri, ezilenleri, yoksulları, gençleri, kadınları gerçek özne görerek… Hiç pes etmeden, muhalefetin değişik unsurlarıyla, bir ‘cephe’ anlayışıyla…

