İlkay Adalıoğlu

HER NİSAN BİR İNSAN


Tam da yarı zamanlı, çeyrek pansiyon ilkyaz moduna ayarlamıştım kendimi. Ama naparsınız ki ayakta vurulanların kadim coğrafyasında mutluluklar nedense hep burnumuzdan geliyor.

 

Karaburun Yarımadası’nın Foça manzaralı kayalıklarında biramızı yudumlarken okuldaki saldırı haberini okuyunca gülücüğümüz dudağımızda donuverdi. Düşük bütçeli keyfimiz yarım kaldı.

 

‘Huzursuzluk’ kitabında Zülfü Livaneli bir Arap şiirinden alıntı yaparak şöyle der:

“Asil insanların en neşeli zamanlarda bile bir hüznü vardır. Daha düşük ruhlar ise en sefil zamanlarda bile neşelidir…”

 

Böyledir bizim sevdamız, mutluluğumuz, neşemiz… Hep kısa ömürlü, dar vakitli, kaçamak tadındadır. Devlet destekli çaresizliğimiz yine devreye giriyor. İkinci kadehe gerek duymadan hoplaya zıplaya indiğimiz yokuşu oflaya puflaya tırmanıyoruz bu defa.

 

Hiç konuşmuyoruz. Sürekli kötü haberler edindiğimiz telefonları bir kenarda unutup duyduklarımızı da kısa süreli yok sayıp çay demliyoruz.

 

Balık hafızalı toplum özelliğimiz devamlı eleştirilir ancak, ‘unutmak, belki de en etkin tedavi yöntemimizdir. Unutmasak, unutamasak, yadsımasak çıldıracağız çünkü!’

 

Bu hayat ki insana konuşmayı iki yaşında, susmayı kırk yaşında öğretiyor.

Ne garip değil mi?

 

Her Allah’ın günü psikopatların elinde ölen kadınları, çocukları, öğretmenleri, doktorları düşündükçe kelimeler anlamını yine kaybediyor. Söylenmiş her söz tekrara düşüyor. Ezberlediğimiz replikler acımızı hafifletmiyor.

Susuyoruz.

 

O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz ve ucuna ufak bir şiir iliştirmek.

Zaten böylesi zamanlarda oralara sığınmaktan başka çare de aklıma gelmiyor.

 

“ Bir hayat etmese de yaşadığım ömür

  İntihara sayarım bu saatten sonra her ölümü

  Kalbimde kurşun yeri hazır

  Nisan bana hüzün demek…”

 

*

 

Doğduğum ayda hüzünlenmek ve yaşam yerine bu denli ölümü konuşmak da bizim nesile bahşedilmiş bir sınav olmalı.

 

Bir bar taburesi üzerinde tüm güzel kızların benden küçük olduğu yaşta nisanın anlamını okuyorum. Nerdeyse her dilde ‘canlanma’ demekmiş. Farsça Nisan, Süryanice nisanna. İngilizce april ise Latince aprillis’den gelmekteymiş.  Latince aperire ise ‘açmak’ demekmiş.

 

Doğanın, ruhun canlandığı nisanlar, nice yüce şairlere esin kaynağı olmuş.

Mesela Turgut Uyar:

 

“Vakit nisan ortasında bir akşam

 Bu şiirde sevda sevda üstüne

 Senelerdir veda veda üstüne

 Yareli yüreğimde dağ dağ üstüne.

 Vakit nisan ortasında bir akşam

 Mehtap ettiğinden bihaber

 Kuşlarla, çiçeklerle, balıklarla beraber

 İki tel kumral saç olsa avucumda şimdi

 Ağlayıp ağlayıp avunsam…”

 

Hüznün ve kederin şairi Cahit Sıtkı bile en neşeli şiirini baharda kaleme almış; bize, bugünlere uzatmış:

 

“Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır

 Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor

 Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini

 Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim

 Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

 Toprakların en bereketlisini sende sürdüm

 Sende tattım yemişlerin cümlesini…”

 

‘Her nisan bir insan’ demeli iken bu nisanı da yitip giden masum canlara adayacağız belli ki. Baharı, balıkları, çiçekleri konuşamadık gitti. Umutlarımız yine başka bahara kaldı.

 

‘Niezsche Ağladığında’ kitabında ‘yirmi yaşımdan beri kırkımı yaşıyorum’ şeklinde bir söz geçiriyordu. Her yaşın acemisi olmayı beceremeyecek kadar ustalaştıran hayata da kırgınım doğrusu.

 

Neyse ne diyorduk?

Nisan diyorduk.

O zaman Orhan Veli’nin

“İmkansız şey şiir yazmak

 Aşıksan eğer

 Ya da yazmamak

 Aylardan nisansa…” dizelerini yazıya iliştirmesem haksızlık olurdu.

 



ARŞİV YAZILAR