Serkan  Uzunadam

Görünme Telaşından…Modern Zaman Nadasına


Toprağı kendi haline bırakmaya, ondan hiçbir şey talep etmemeye nadas denir hepimizin bildiği gibi. Çünkü toprağın bir müddet sonra yorulduğunu, cömertliğinin tükendiğini ve kalbinin kuruduğunu hepimiz biliriz. Toprağın dinlenmesi, susması ve sadece gökyüzünü izlemesi gerekir ki yeniden can bulsun… Peki, biz insanoğlu, modern dünyanın bitmek bilmeyen hasat evreninde, kendi ruhumuzu ne zaman nadasa bıraktık? Ne zaman gittiğimiz, gördüğümüz yerleri, manzaraları “sadece” zihnimize işledik?

Bugünlerde hız, sadece bir yerden bir yere varma telaşı değil; âdeta ruhu geride bırakan modern bir ayin haline geldi. Ancak bu süratin yanına bir de “görünme mecburiyeti” eklendi. Artık sadece yaşamıyoruz, yaşadığımızı diğerlerinin de görmesi adına “dijital vitrinlere “ asıyoruz. Bir fincan kahvenin tadına bakmadan onun görüntüsünü vitrine servis ediyoruz. Oysa bir şeyi seyirlik hale getirdiğimiz her an, o şeyle aramızdaki sahici bağı koparıyoruz. Sevdiğim bir şair olan Rainer Rilke (1875-1926) şöyle diyor;” Her şey olup biterken, biz sadece oradan geçiyoruz, tıpkı havada süzülen bir kuş gibi.” Ama biz artık sadece geçmiyoruz, geçtiğimizi kanıtlamak için durmaksızın kayıt altına alırken, hayatın kendisini ıskalıyoruz. Yağmurda ıslanmanın tadını almak yerine, yağmurun videosunu çekip paylaşma derdindeyiz. Veya rüzgârın esintisi, ağaçlardaki kuşların ötüşleri artık yüzeyselleşen ruhlarımızın ilgisini çekmiyor…

Henüz ekranların ışığı dünyalarımızı esir almamışken çok zeki bir matematikçi olan Blaise Pascal (1623–1662),insanın en büyük trajedisini teşhis etmişti; ”İnsanlığın tüm mutsuzluğu, tek bir odada sessizce oturamamasından kaynaklanır.” Odada oturmaktan korkma çünkü o korku senin sadece biyolojik bir makine olmadığını, sonsuzluğu arayan yüce bir varlık olduğunu kanıtlar. Bu boşluğu kapatmak için hıza ve eğlenceye sığınmak, susuzluğumuzu tuzlu suyla dindirmeye çalışmaktır. Gerçek çözüm; sessizliği kucaklamak, kendi acizliğini kabul etmek ve o sessizliğin içindeki derin anlamı (Tanrı’yı) aramaktır.

Yavaşla! Zira manzarayı kaçırıyorsun…

Manzara sadece dış dünyada değil; senin iç dünyandaki o işlenmemiş topraklarında gizli. Lao Tzu’nun dediği gibi: "Doğa acele etmez, yine de her şey yerli yerine oturur." İnsan ruhu bir algoritma değil, mevsimler gibi sabırlı bir ritme ihtiyaç duyan bir organizmadır. Mandıra filozofu filminde de benzer olarak şöyle denmiyor muydu; “Domates kızarmak için acele ediyor mu?

Hayat, başkalarına izletilecek bir dijital arşiv değil; her zerresiyle içselleştirilecek bir deneyimdir. Şimdi, şu an, bu satırı bitirdikten sonra sadece dur. Ekranın ışığını söndür ve kadim öğretilerin o sessiz davetine kulak ver: Bir "susma orucuna" başla. Bu sadece kelimelerin susması değil; parmaklarının ekran üzerindeki telaşının, zihnindeki "beğeni" açlığının ve dış dünyaya kendini kanıtlama çığlığının susması olsun.

Kendine şu izni ver: Bugün kendimi nadasa bırakıyorum. Çünkü ruhun da tıpkı o yorgun topraklar gibi, yeniden çiçek açabilmek için dijital alkışlara değil; o derin, sessiz ve kutsal "susma orucuna" ihtiyaç duyuyor.

Rilke ‘nin bir şiiri ile bitirelim;

“Gül, ey saf çelişki

Kimsenin uykusu olmama arzusu

Bunca göz kapağının altında.”



ARŞİV YAZILAR