ATATÜRK VE SURİYE
Atatürk hayatı pahasına, doktorların tüm uyarılarına karşın baş koyduğu bir davası vardı. Çoğunlukla bu konu “Hatay sorunu” olarak etiketlense de, canını ortaya koyduğu için “Hatay Şehidi” olarak anılsa da Atatürk’ün asıl düşündüğü Suriye, Irak gibi Osmanlının cetvelle çizilerek sökülen parçalarıydı. Milli mücadeleyi başlattığında Atatürk, hedefi belirlemiş ve açıkça söylemişti: “Misakı Milli.”
Uzun yıllar hasta tutulan ve I. Dünya Savaşıyla fişi çekilen Osmanlı Devletinin küllerinden yeni bir saltanat değil; çağdaş ve uygar bir yönetim yapısının egemen olduğu dünyanın doğması için savaşımını sürdüren Atatürk, ellerinde kara bayraklarla kendisini karşılayan Sancaklılara “Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde esir kalamaz. Günü gelecek siz de kurtulacaksınız!” derken sadece Hatay’ı söylemiyordu. Türkiye'nin dış politikası Atatürk’ün öngördüğü tarafsızlık temelli bir çizgiydi. Montreux Boğazlar Sözleşmesinin imzalandığı tarihte Türkiye’ye dönen Afet İnan’a “şimdi Antakya, İskenderun, yani Sancak meselemiz var” dedi. Savaşın ve yağmanın tozu dumanı içinde şimdi aile kayıp evladını arıyordu.
“Böl, parçala ve yönet” uygulayıcıları bunun başından beri farkındaydı: “Ulusal güçler Mart ayından beri büyük değişikliklere uğramış̧, düzenli ordular tarafından desteklenen düzensiz çetelerin yerini şimdi silah ve cephaneyle takviye edilmiş düzenli birlikler almaya başlamıştır... Türklerin itiraz edilmez şefi Mustafa Kemal, etkinliğini gerçek anlamda askeri güçlere dayandırarak yavaş̧ yavaş̧ tüm Osmanlıları kendi davasına inandıracaktır”
Atatürk, Fransız mandasındaki Suriye’nin, İngiliz mandasındaki Irak’ın... acısını yüreğinde derinden hissediyordu. 1937’de Aralık ayının en uzun gecenin yerini uzun günlere bırakmaya başlayacağı saatlerde Ankara Suriye Başbakanı Cemil Mardam konuk ediyordu. Sadece günler değildi aydınlanan, Hatay , Suriye Irak da kurtulacaktı kara örtüden. Atatürk Şehir Lokantası’nda arkadaşlarıyla sofradaydı. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Suriye Başbakanı Cemil Mardam ile Türkiye gezisinde ona eşlik eden Emir Şekip Arslan’ın küçük kardeşi, İstanbul Edebiyat fakültesi mezunu Emir Adil Arslan’ı da yanlarına alarak sofraya vardılar. Atatürk’ün yanında dil bilgini, Ankara DTCF’de Arapça dersleri veren, Atatürk’le sabahlara kadar Türk Dili üzerine çalışmalar yapan, Türkçe’nin Arapçanın boyunduruğundan kurtulmasında çok emeği olan Naim Hazım Ülkü Onat vardı. “Hoş geldin” konuşmasını o yaptı.
Suriye Başbakanı Cemil Mardam da Atatürk’e teşekkür etti: “Sizin namınız, saygınlığınız, gücünüz, etkiniz Türkiye'de olduğu kadar bütün Doğu'da da egemendir. Bağımsızlık savaşımlarında Suriye, Türkiye’yi örnek olarak almıştır. İki ülke arasında kurulmuş olan güçlü dostluğun, geçici anlaşmazlıkları tamamen ortadan kaldıracağına eminim.”
Atatürk tarihe geçen bir konuşma yaptı: “(Mardam’ın) benim şahsıma yönelttiği içten sözlerden, ki kendi değerli düşüncelerini güzel ve açık bir biçimde dile getirmiştir, bundan çok memnun olduğumu söylemeliyim. Fakat derhal buna bir nokta ekleme yapmak isterim. Belki de buna bir “ne yazık ki” sözünü eklemek gerekir. Ben bir ulusun varlığını kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki, Suriye'yi, Irak'ı, bütün İslam dünyasını, kaçınılmaz olarak biraz göz yummak zorunluluğunda kalmıştım. Çünkü bütün bu alemi toplayan büyük imparatorluğun enkazını, bizim kadar dostlarımız ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyordum. İzin verirlerse bir şey daha ekleyeyim. İmparatorluğun yönetim biçimindeki kabalığın doğurduğu birçok hoşnutsuzlukları da göz önünde bulundurmak gerekir. Ben şahsen bütün toplum için çaba harcasam bile bazı kitlelerde ortaya çıkan zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştıramayacak kadar önemli idi. Bu nedenle, ben bütün gücümü ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura adamak zorunda kaldım. Ancak, ben bu işi yaparken çok emindim ki, yüzyıllardan beri beraber yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar, ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve sonuçta beraber yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi gerekliydi. Bugünün henüz gelmiş olduğuna, itiraf ederim ki, inanmıyorum. Fakat, o dediğim gün gelecektir. İşte bu hakiki güneşin doğduğu günü anlamak için, biz ve dostlarımız, güneşi saymayanların haksız baskılarından ilham almak için daha fazla beklememeliyiz.”
Gerçekleri çekinmeden dile getiriyordu Atatürk: “Ben konuşurken, yalnız (dışişleri bakanı ile) kendileriyle değil, bütün milletlerin temsilcileri ile de görüşürken, böyle konuşurum. Örneğin Mösyö Ponsot burada olsaydı son sözlerim değişmiş değil, belki daha etraflı ve şiddetli olurdu. Türkiye Cumhuriyeti, gayet açık konuşmak zorunluluğundadır. Ben söylüyorum ki, İslam alemi; Suriye milleti ve devleti tamamıyla ve kesinlikle bağımsız olmalıdır. Bunu, burada söylediğim gibi, Fransızların ve bütün dünyanın önünde tekrar etmek, benim için şeref ve zevktir. Bunun aksini düşünmek miskinlik olur. Eğer Fransız dostlarımız bu meseleyi benim açıkladığım gibi düşünmüyorlarsa, bu da bir ayıptır. Fransız milleti, dünyanın en medeni ve en demokrat milleti olarak tanınmış ve demokrasi devrimi yapmış bir millettir. Fakat ne de olsa Fransızlar bir gün hakikati görmeye ve onu olduğu gibi kabule mecbur olacaklardır. Bizim, Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir varlıktan asla korkusu olmadığı içindir ki, ben bu sözleri böyle açıkça söylüyorum; ve çok arzu ederim ki, makul vaziyet sahibi olan Suriyeli kardeşlerimizin hakkını savunanlar da en aşağı bu kadar cesur olsunlar. En nihayet, insanlık aleminde insanım diyen Fransızların, bu yüksek davayı tanımamak için ileri sürecekleri gerekçelerin çok değersiz olacağı anlaşılmaktadır. Bizim düşündüğümüz ve Suriyelilere düşünmeyi öğütlediğim konu, Fransızların da yararınadır.”
Sözü Fransa’ya getirdi Atatürk: “Fransızlar ne istiyorlar? Benim şahsen gördüğüme göre, onların bin bir derdi, belası ve çözülmesi gereken gelen bin bir sorunu vardır. Onlar için akıllıca hareket şu olmaz mı ki, bir taraftan Türkleri dost olarak tanıdıklarını söylerlerken, ki bunda içten olmalarını dilerim, diğer taraftan da dostlarımızın hakkını versinler! Eğer Fransızlar bu konuda birtakım hayali ve kaprisli yollara saparlarsa, korkarım ki, sonuç aleyhlerine olur. Bu konuda arkadaşlarımı, Suriyeli arkadaşlarımı güdülemek istemem. Fakat ben, Kemal Atatürk, söylüyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti Fransa'ya bütün bu düşüncelerinin makus olacağını gösterecektir. Bu cevap yerinde maddi ve yerinde manevi olacaktır. Çok dilerim ki, Fransa hükümeti bunu takdir etsin. O kadar. Bunları bugün söylüyorum, onları yarın açıkça bildirmek için söylüyorum. Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar. Benim için diplomasi meçhuldür. Benim için realite vardır. Bu olacak mı? Olmayacak mı? Benim makul olarak söylediğim şey olmalıdır. Çünkü ben makul olmayan bir şeyi hayatımda asla düşünmedim. Dünyanın, insanlığın, hakiki mantıklı gördüğü bir şeyi, herhangi bir millet olursa olsun, bir takım makul olmayan ve alçak ve adi menfaatler peşinde koşarak onu yapmamaya girişirse, ben, kuvvet kullanmadan onların mağlup olacağına eminim.”

Dünya gündeminde olan konuya da değindi Atatürk: “Şimdi, somut olarak, belki hiç̧ temas etmediğiniz ve etmeye lüzum görmediğiniz Hatay meselesi vardır. Hatay meselesi şahsım için yeni bir mesele değildir. Arkadaşlarım beni mazur görsünler. Franklin Bouillon ile çok uzun görüştükten sonra, ben birtakım özel şartlar ile Hatay’ı bıraktım. Bırakmayabilirdim. Fakat bıraktım. iki şey için bıraktım. Bunu açıkça söyleyeyim. Bir kere Suriye mevcudiyetini az çok kuvvetli bir hale koymak için. İkincisi; bir gün Türkiye ve Suriye birbirini anlayacaklardır, bir gün uğursuz hareketler ortadan kalkacaktır, biz Suriyelilerle kolaylıkla anlaşırız diye bıraktım. Ondan sonra karşılaştığımız vaziyetlere, biz ve Suriyeliler tanık olduk.”
Fransızların, Hatay'da Alevilik meselesini ortaya attıklarını anımsatan Atatürk: “Aleviler Türk’tür. Bilmem sayın Başvekil ne düşünüyorlar. Alevi aleve tapan demektir. Onlar eski Türklerdir. Ateşperest Türklerdir. En nihayet lisan, Arapça, Türkçe vesaire, bir ırkın ayırt edici vasfı değildir. Kendilerine soracağım. Acaba bütün Suriyeliler hangi ırktandır? Arapça konuşmalarına rağmen. Belki aynı ırktanız. Tabii. Ben bu nokta üzerinde durmayacağım. Fakat batıdan bir millet gelecek, bunu tayin edecek. Bu benim hoşuma gitmiyor. Çok değerli dostlarımız Fransızlara ben açıkça söylediğim gibi siz de açıkça söyleyebilirsiniz: Bu işte onları hakem tayin etmeyeceğim. Bizi karşı karşıya bıraksınlar. Biz anlaşırız. Bu takdirde, Türkiye Cumhuriyeti'nin Suriye devlet, millet ve Başvekili'yle yapacağı hareket, dostluk ve kardeşlik olacaktır. Bunu ben bütün dünyaya açıkça söylüyorum. Dostlarımız da açıkça söylesinler. Fransızlar bir şey yapamazlar, enerjinizi kullanmak şartıyla. Ben bunu somut olarak söylüyorum ve icabında da fiilen gösterecek vaziyetteyim. Fransızlar eğer kuşku ediyorlarsa bunu deneme edebilirler. Yapamam! Hepimiz Müslümanız. Yemin ederim ki, namusum üzerine söylerim ki, bırakmam! Çok isterim ki, Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Namusum üzerine söylüyorum, bırakmam. Kendileri bilirler. Fakat daima Türkiye Cumhuriyeti'nin arzu ettiği şey, Suriye'nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. isterlerse Suriyeliler bizimle dost olurlar veyahut olmazlar. Bu onların bileceği bir şeydir. Fakat, her halde bağımsız bir Suriye İslam devleti kurulmalıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye'yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. Bu, sizin enerjinize kalmış bir iştir. Eğer Suriyeliler isterlerse ben bunu yapacağım. Fransızlar bizimle ve Suriyelilerle dost olursa, tabii daha iyi olur. Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyorlarmış. Fakat önce kendileri adam olsunlar. Suriyeliler zeki, modem ve nazik insanlardır. Fransızların terbiyesine ihtiyaçları yoktur. Suriyeliler böyle düşünmelidirler.”
Suriye, askeri akademiden mezun olduktan sonra Atatürk’ün gözünü açtığı ilk topraklardı. Yaşamında özle bir yeri vardı. Milli Mücadele’ye başlamadan önce son görev yeri de Suriye idi. Konuşmasını sürdürdü: “Ben Suriye'yi bilirim. Gençliğimde Şam'da bulundum. Sürgün olarak, Abdülhamit zamanında. Suriye'nin daha birçok şehirlerinde de yaşadım. Daha sonra kumandan olarak da bulundum. Bütün kabahat Osmanlı İmparatorluğu'ndadır. Balkan Harbi sonunda Gelibolu'da idim. Ben Talat Paşa'ya teklif ettim. ‘Suriye'ye, Irak'a bağımsızlık veriniz’ dedim. Talat Paşa ‘Bunu başkasına söyleme, seni asarlar’ dedi. Fakat yapılacak şey bu idi. Eğer yapılsa idi bugün Türkiye, Suriye ve Irak, ki zaten kardeştirler, bugün daha samimi kardeş olacaklardı. Bağımsız Suriye, Irak ve Türkiye. Belki çok karmakarışık şeyler oldu. Suriyelileri, Iraklıları yanlış yollara sevk eden vaziyetler oldu. Fakat artık bunlar değişti. Fransızlarla, İngilizlerle, herkesle dost olalım. Fakat benliğimizi kaybetmeyelim. Onlar da artık bizim varlığımızı, kıymetimizi anlasınlar, bağımsızlığa saygı göstersinler. Onlar bizi köle olarak kabul ederlerse bundan Sayın Suriye Başvekili elbet memnun olmaz. Emir altında olamayız. Bunu Suriyeliler tahakkuk ettirecektir. Ettiremezlerse hiç̧ olurlar. Fakat bu tahakkuk ederse büyük ve şerefli bir konum alırlar. Açıkça söylüyorum. Suriye devleti, milleti, Başvekili vardır. Ben çok hassasım. Ben makul olmayan şeyleri kabul etmemiş olmakla iftihar duyarım. Bir Fransız generali gelsin bütün bir millete hükmetsin. Suriyeliler henüz olgun değilmişler. Fransızlar acaba ne zaman olgun olmuşlardır? Tarih maalesef yanlış anlaşılmıştır. Suriyeliler kusursuzca uygar iken acaba Fransızlar ne vaziyette idi? Daha birçok sorunlarımız vardır. Fakat ve maalesef bunları ortaya konulması için kuvvet lazımdır. Biz kuvvet yapabiliriz. Türkiye kuvvetini kurmuştur. Suriye de mükemmelen kuvvet yapabilir. Fakat Suriyelilerin ellerini kollarını bağlamışlar. Çözünüz onları, koparınız o bağları! Biz Türkler, sizi seven dostlarınızız. Tabii bu sorunları diplomatik kanalla izleyeceğiz. Fakat onlar bize üstün gelemezler. Hatay nedir? Küçük bir şey. Ben, ‘onu bize verin’ demiyorum. Bu sorun benim için bir namus meselesidir. Biz orayı savaş ile kaybetmedik. ‘Bize verin’ demiyorum. ihtiyacımız yoktur. Mesele, benim için bir namus meselesidir. Arazimiz o kadar geniştir ki, 17 milyon değil. 50 milyon nüfus barındırabilir ve barındıracaktır. Bu sorunu çözeceğiz. Bu namus meselesidir. Bunun için en büyük tehlikeyi bile göze aldım. Sorun, Suriye ile aramızda kalınca bin bir dostluk yolları ile uyuşuruz. Hatta Suriye Başvekili ile benim aramda kalsa daha çabuk olur. Bunu yapacağım. Fransızlara veremem. Açık söylüyorum. Eğer Ekselans yarın Suriye'ye ve Şam'a dönelerse lütfen benim bütün Suriyelilere ve bütün dostlarımıza selamımı söylesinler ve açık olarak desinler ki, ben ve hükümetim sizin tam bağımsızlığınızı istiyoruz. Eğer Fransızlar mani olursa Fransızlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz yeterli. Söz veriyorum: ‘İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım.’ Dilerim ki, buna mecbur olmayalım. Kesinlikle bırakamam. Suriye'yi terk etmek istemiyorlar. Fakat terk edeceklerdir. Bir kere tutununuz, ordu yapınız. Korkmayınız. Bir şey yapamazlar. Kuvvet kullanmaz iseniz her şey yaparlar. Bundan emin olunuz. Ben Hatay'ı istemiyorum. Bu, benim için bir namus meselesidir. Dünyanın bin bir meselesini bırakarak böyle şeylerle uğraşamam. Uğraşmak isteseydim Türklerle meskun büyük ülkeler vardır. Fakat ben böyle şeylerle uğraşmam. Hatay'ı verseler de almam. ihtiyacımızda yoktur. Yalnız bu benim için bir namus meselesidir. Bize dost gibi görünüp de bizi birbirimize düşürmek için vaziyetlerden istifade etmek isteyenler aldanıyorlar. Bunu ben çok dostane ve açık söylüyorum. Zaten söz konusu olan devlete, bunu, gerek Hariciye ve gerek Erkanıharbiye Reisi ile de söyletmiş bulunuyorum. Dost olduğumuz için samimi ve açık konuştum.”
Bu uzun söylevin ardından Suriye Başbakanı Cemil Mardam da Atatürk’e teşekkür etti: “Cumhurbaşkanı'nın kalpten gelen sözlerine pek minnettarım. Paris'ten iyi neticelerle dönüyorum. büyük bir samimiyet ve açıklıkla anlattıkları hakikatler, artık Paris'te de anlaşılmaya başlamıştır. Biz dostuz ve anlaşmamız için vasıtalara ihtiyacımız yoktur. Türkiye'nin büyük Önder’inin namı ve prestiji ve otoritesi Türkiye'de olduğu kadar bütün Doğu'da da tanınmaktadır. Aramızdaki geçici anlaşmazlıklar ortadan kalkacaktır. Bu geceyi, hayatımın en yüksek hatırası olarak muhafaza edeceğim. Atatürk'e uzun ömürler ve Türkiye'ye refah ve ikbal dilerim.
Son olarak Atatürk şunları söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti Suriye'nin samimi dostudur. Biz Suriye'nin tam ve kesin bağımsızlığını; dirliğini ve mutluluğunu isteriz. Dönüşünüzde Suriyelilere bunu, lütfen bir muhabbet eseri olarak götürünüz.” Atatürk’ün sözleri, özlemi “Yurtta barış, bölgede barış, dünya da barış” idi.

