Yaşar Öztürk

Yaşar Öztürk

İNSANIN KARANLIK YÜZÜ


Atalarımız niçin iki ayak üzerinde dikilip yürümeye başladı? Ağaçlar üzerindeki geleneksel yaşam alanlarını terk ettikten sonra coşkuya mı kapıldılar? Dallara asılmaları gerekmediğinden kolları kısalınca, dizler bükülmüş halde yürümek iyice zorlaştığında bu fikir anatomik nedenlerle mi ortaya atıldı? Bilim şimdilik bu sorulara kesin yanıt veremiyor.

 

İnsan olma yolunda belirleyici bu aşamayı, yaklaşık bir yaşındaki küçük çocukların denge kurma sorunlarını çözmek için gösterdiği sıkıntılı çabaları gözlemleyerek yorumlayan Matthias Eckoldt: “Yırtıcı hayvanları avlamak şöyle dursun, onlardan kaçmak bile herhalde çok zordu. Atalarımız yine de bu hareket şeklinden vazgeçmediler. Dik durmak sayesinde, günümüzden yaklaşık üç milyon yıl önce, bununla bağlantılı her türlü zorluğa ve tehlikeye karşı koymayı öğrendiler. Bu noktada, iki önemli avantaj yakalanmış olması gözümüzden kaçmaz: Görüş açısının genişlemesi ve kolların ileri doğru hareket etme işlemine katılma görevinden azledilmesi. Bu iki faktörün beraberce devreye girmesi, insanı sadece yiyecek aramaya ve cinsel ilişkiye girmeye yoğunlaşmaktan kurtaran yeni bir algılama biçiminin gelişmesine neden oldu. Eller, parmakların dokunduğu şeyleri araştırmaya başladı, bu araştırma gözlerin algılaması ve esinlenmesiyle desteklendi. Başka etkiler bu yeni işbirliğinin hızlanmasına katkı yaptı. Kafatası dikey durunca, üzerindeki basınçtan önemli ölçüde kurtuldu ve gelişmenin sınırladığı dik durmaya yarayan kasları daha az kullanmaya başladı. Böylece beynin önünde bulunan lob kendisini belli etti.  Alın, hem mecaz hem de gerçek anlamda özgürlüğüne kavuştu. El ve gözün işbirliği sonucu ortaya çıkan yeni ufuk, beynin gelişmesini aynı ölçüde zorunlu ve mümkün kılıyordu. Bunun dışında, artık dik duran bedenin düşen ısısı, kafatasının içerisinde sinir hücrelerinin daha enerjik biçimde çalışmasına imkân sağlıyordu. Eller ilk aletler oldu...”

 

Daha önce yayınlanan “Arıların Zekâsı”, “Beyin Beyni Anlayabilir mi?” yapıtları, Kültür Felsefesi ve Doğabilimleri konusunda radyo programları ile ilgi çekici savlarda bulunan Matthias Eckoldt; bazı hayvanların sert cisimleri kullanabildiklerini ancak bu eylemlerinin sadece karınlarını doyurma içgüdüsüne bağlı olduğunu söyledikten sonra sözü iki ayaklı canlılara getiriyor: Onlar “bu işlemi yaparken, aletlerin korunmasına ve geliştirilmesine de önem vermekteydiler. Oysa iki ayak üzerinde yürüyebilen dünya sakinlerinin diğer canlılara göre daha güçlü olduğunu söylemek mümkün değildi. Tam aksine, kendisine itibar sağlayabilecek ne hızlı koşma yeteneği ne de olağanüstü kas gücü vardı, ne keskin dişlere sahipti ne de zehir salgılayabiliyordu. O, tam anlamıyla hiçbir bedensel üstünlüğü bulunmayan zayıf bir canlıydı, ancak buna karşın, hayvanlar aleminde bugüne kadar karşılaşmadığımız merak etme dürtüsüne sahipti. Bu yolla dünyayı araştırdı ve hatta ateşten korkmamayı bile öğrendi... İnsan su üzerindeki yansımasını fark ettiğinde, bunun kendisi olduğunu, asla başka bir kişiye ait olamayacağını anladı... Homo sapiens, ilk yansıma deneyimini yaşar yaşamaz kendini araştırma sürecine girmiştir. Kendini tanıma çabaları en az on iki bin yıldan beri sürmektedir”

Orta Taş Çağı'ndan kalma bazı kafatası buluntularında hastaların/kurbanların canlı ve bilinçlerinin açık olduğu sırada beyin cerrahlarının trepanasyon adı verdikleri biçimde ameliyat edildikleri; canlı çıkmayı başaranların kafasında sivri köşeli izler, yeni kemik oluşumu sonucu yuvarlak hale geldiğinin belirlendiğini ancak neden bunların yapıldığı sorusunun tam bir yanıtının bulunamadığını söyleyen Matthias Eckoldt: “Başlangıçta, beyinde oluşan düşüncelerin varlığı insanları pek de ilgilendirmiyordu. Aynı şekilde onun sıcak kanı soğutma işlevi üzerine anlatılanlar kimseye mantıklı gelmiyordu. Bunun dışında, ruh kavramı hâlâ soru işaretleriyle doluydu. Ölümsüz müydü? Bedenden bedene mi giriyordu? Dünyevi varlığı içinde kazandığı deneyimler ne olacaktı Yoksa bedenle beraber ruh da mı yok oluyordu? Ruh bu denli dünyevi bir şey olabilir miydi, beden gibi toz haline gelebilir miydi? MÖ 3. yüzyılda merakları gidermek amacıyla kafataslarının açılmasıyla beraber beden-ruh sorunu, beyin ile zihin arasında kurulan ilişkiyle açıklanmaya başladı. Eli hareket ettirme düşüncesi, maddi gerçeğe nerede ve ne şekilde dönüşüyordu? Diğer bir ifadeyle, dış dünyadan alınan çok sayıdaki uyarım nasıl olup da bir duyguda yoğunlaşabiliyordu? Şu ana dek bu soruya tam bir yanıt bulunmuş değildir... Başarıyla kanıtlanmış gibi görünen tezler kısa süre sonra geçerliliklerini yitirmişlerdir. İşte bu çerçevede esas konu, ilk bilgiler ışığında somut gerçeğe ulaşmak değil Luhmann'ın bir zamanlar söylediği gibi sorun, çözme baskısının yeniden paylaşılmasıdır. Tarih dönemlerinin, yalnız olayların akışından değil değişik algılama koşullarından etkilenerek farklılıklar göstermesi sonucu her seferinde başka bir açıklama yapılmıştır. Antikçağda dünyaya ve bu bağlamda beyne bakış açısı ortaçağdakinden çok farklıdır, aynı şekilde yeniçağın görüşleriyle asla örtüşmez. Ancak olaylara bakış açısı bilgi birikimiyle değişmez. İnsanlar tarih boyunca daha fazla bilgi edinmemiş, sadece farklı bilgiler edinmiştir. Bir çağın dünya algılayışını oluşturan şey daha ziyade teknolojik. buluşlar olmuştur.”

 

Beyin, zihin ve ruha bakışın çağlar boyu değiştiğini özetliyor Matthias Eckoldt: “Romalılar için beyin, başarıyla inşa ettikleri çeşmeler gibi çalışmaktadır. Yaşam ruhu beyin kabı içinde, aynı sular gibi bir hazneden öbür hazneye boşalırken kalitesini yükseltir. Böylece çok sayıda farklı yönetim görevinin üstesinden gelmesi mümkün olur. Descartes, 17. yüzyılda olgunluk safhasına ulaşmış mekanik bilimi ışığında bedenle ilgili sorunları beynin içindeki gelişmelere bağlıyor, Hıristiyanlığın şekillendirdiği orta çağın konuyla ilgili yaklaşık bin yıl süren suskunluğuna son veriyordu. Hava basıncı, supaplar, kapaklar; beyin aynı bir org gibi çalışıyordu. İşlevlerin birbirleriyle olan uyumu müzik aletinin hoş sesler çıkarmasında ve baş içinde ruhun üretilmesinde başrol oynar. Elektriğin gelişiyle beraber yeni yorum olanakları doğar. Bu şekilde 19. yüzyılda beynin işleyişi telgraf istasyonunun işleyişine benzetilerek daha iyi açıklanır. Telgraf kablolarının tüm dünya ile bağlantı kurması gibi, sinirler de bedenin emir alan bölgeleriyle temas halindedir. Diğer taraftan coğrafya da ilgi alanına girmiştir. Belki de beyin daha çok bir haritaya benzetilebilir. Beynin kabuğunda, insanın yeteneklerinin harita üzerinde gösterildiği bölgeler, kıyılar ve denizler gibi açıkça belirlenmiş noktaların işaretlenebileceği yeteri kadar boş yer vardır. 20. yüzyılda beyni başka türlü açıklayan öneriler yapılmıştır. Beyin bir kimya laboratuvarına, nöronlar kimyevi maddelerin üretildiği minyatür imalathanelere benzetilmektedir. Sibernetik çağda ise beyin, sinir hücrelerinde mantık operasyonlarının gerçekleştiği bir bilgisayar olarak nitelenmektedir. İnternetin ortaya çıkmasıyla beraber beyin araştırmalarının konusu, farklı yerlere dağılmış zeka merkezlerinin oluşturduğu ağ faaliyeti olmuştur.”

 

İnsanın en gizemli ve korunaklı yeri yani insanın karanlık yüzü hem korkutuyor hem de merak uyandırıyor. Matthias Eckoldt beyin araştırmaları tarihinde yolculukta öğrendiklerini paylaştıkça yeni sorular ve yanıtlar için de okuyucuyu güdülüyor: “Amacımız, bazı çözüm önerilerinin garipliğini bir veya birkaç bilim insanının yanılgısı olarak göstermek değil, insan düşüncesinin izlediği karmaşık yollan kağıt üzerinde göstermektir. Hiçbir dönem-doğal olarak günümüz de- gelecek kuşakların sırıtarak başlarını iki yana sallamalarına karşı güvence altında değildir.”

Saniyede bin milyar işlem gerçekleştirebilen dünyanın en hızlı bilgisayarlarının hazırladığı "Mavi Gen" adıyla tanınan programla yürütülen 10 yıl sonra ikinci hedefe ulaşması belenen Proje çerçevesinde bilim insanları İsviçre' de fare korteksinin bir parçasını yeniden inşa etmeyi başardı. Bir kum tanesi büyüklüğündeki parçada otuz bir bin nöron çalışmakta İnsan korteksinin aynı kısmında iki milyon kat daha fazla nöron bulunuyor. Tüm beyinde ise yüz milyar sinapsa sahip yüz milyon hücrenin aktif biçimde çalışıyor.

 

Evrenin keşfi kadar uçuşuz bucaksız beyin ve zihin araştırmaları. Matthias Eckoldt kitabında . Beyin araştırmalarının coşku içinde yapayalnız kaldığını düşünen Beyin araştırmacılarının manifestolarına da yer veriyor. Manifesto. On bir saygın nöroloğun, beyin araştırmalarının şimdiki ve gelecekteki durumu üzerine açıklamalarıydı: “Tam ayrıntıları bilmesek de olayların genelde psikolojik-kimyasal yöntemlerle açıklanabileceğinden eminiz. Bunu daha yakından incelemek beyin araştırmacılığının gelecek yıllar ve yüzyıllardaki görevidir” derken “başımızın içindeki bağlantıların gözden kaçması olanaksız karmaşası içinde hala avcı-toplayıcılık döneminin yaşandığı şeklindeki söylemleri düşünüldüğünde, İnsan Beyni Projesi'nin büyüklüğü” ortaya koydu.

Beyin araştırmacılığı tarihinde sayısız veri ve teori üretildiğini söyleyen Matthias Eckoldt: “Yine de beyin ile zihin-ruh arasındaki bağlantının püf noktası eksiktir. Bu eksikliğin nereden kaynaklandığını şu anda hiç kimse açıklayamaz. Alman beyin araştırmacısı Frank Rösler bu alandaki çaresizliği şu şekilde dile getirir: "Ne yazık ki, bu zamana kadar bir Einstein çıkmadı, hatta bir Newton bile gelmedi.”



ARŞİV YAZILAR