Yasmina Lokmanoğlu

STRES İLE BAŞ ETME


Birer yetişkin olarak, hepimizin çocukluktan beri başvurduğu bir stres atma yöntemi vardır. Benimki hep mutfaktı. Mutfak bana her zaman çok huzur verir. Devamlı bir döngü içindedir. Bir taraftan üretilir, bir taraftan tüketilir. Mutfak, evde herkesi bir araya getiren noktadır. Güncel bir deyişle ‘genetik kodumda’ olabilir.

Ben çocukken babaannem, anneannem ve ailemizin kadınları devamlı bir koşuşturma içerisindeydi. Babaannemin zamanında alışverişe kadınlar gitmezdi.  Yaşça daha genç olan anneannem ve annem alışverişlerini kendileri yaparlardı. Tabi bizi de yanlarında götürürlerdi. Çocukluğumdan beri Mersin’in gıda satan esnafını tanırım. Zaten iki nokta vardı. Kasaplar Çarşısı ve Küçük Çarşı. İnanın ben evlendikten sonra da aynı esnafa gittim. Bugün bile, halen çalışıyorlarsa onlara giderim, onları takip ederim. Yılların verdiği alışkanlığı kıramıyorum, doğrusu kırmak da istemiyorum. Kasabımı aradığım ve sipariş verdiğim zaman hemen ne dediğimi anlar, örneğin annenin rostosundan mı istiyorsun diye sorar. Aynı manavdan 3 nesildir alışveriş ediyoruz. Babası Kemal, anneannemin manavıydı, oğlu Mehmet de benim manavım oldu. Bu sayede mutfakla ilgili her şeye çok küçükken aşina oldum. Herkesin gözünde büyüttüğü yemekler ve tatlılar benim için sadece bir projeydi.

Yemek kitabı ve tarif okumayı çok severdim. Hatta bundan dolayı zaman zaman annemle başım belaya da girmişti. 10 yaşındayken annemin çarşıya gitmesini fırsat bilip Ekrem Yeğen’den bir çoban salatası tarifi bulmuştum. Tatbiki içine doğradığım biberler acıymış. Bütün sülaleyi aradım. Herkes geldi. Hikâyenin gerisini tahmin edebilirsiniz.

Yıllar içinde bu mutfak aşkıyla büyüklerimden yemek tarifi toplamak, onları uygulamak hobim oldu. Öğrendikçe araştırma yapmak bir alışkanlık oldu. Kullandığım aile tarifleri en azından 100 senelik. Hurmalı mamül gibi yani Mersin’deki Hristiyanların ‘Siwa’sı.

Siwa Mısır’da bir şehrin adı. Muhtemelen hurmayı oradan getirtiyorlardı ve ismi bu şekilde kaldı. İrmik ile yapılmaz un ile yapılır ve tenekecide yaptırılan maşa ile üzeri dantel gibi süslenir. Ben halen babaannemin maşasını kullanırım. Tencere ve kazanlarım bakırdandır. Bakırcım Arşak Göçeroğlu ve oğlu Agop sağ olsunlar, her istediğim şeyi buluyorlar. Kalayını da yaptırıyorlar. Bakır tencerede pişen yemeğin lezzeti muhteşem oluyor. Eski bakır kaplar tercihim çünkü yeniler çok ince. Aynı zamanda çok pratik. Şöyle düşünün, sıkıldığınızı geri götürüp başka bir kapla değiştirebiliyorsunuz.

Bu tutku, beni aynı zamanda eski ve yeni basılmış kitaplar toplamaya yöneltti. Koleksiyonumda babaannemden kalan yemek kitapları da dahil, en eskisi 1860 yılına ait ve günümüz tarihine kadar olan bir sürü yemek kitabı var. Eski tariflerin günümüz koşullarında uygulanması zor bile olsa bana o yemeğin tarihçesi hakkında fikir verebiliyor.

Bu şekilde topladıklarım ve yaptıklarım somut olmayan kültürel mirasımız. Geleneklerimizi, sözlü tarihimizi bir sonraki nesillere geçirmek, toplumumuzun aidiyet duygusunu güçlendirmek görevimiz. Hepimiz etrafımızdaki yaşlılarımızla konuşsak, sohbet etsek, kaydetsek kentimize ne kadar büyük katkılar sunarız düşünebiliyor musunuz? Emin olun inanılmaz zevk alacaksınız. Aynen bir kazağı söker gibi ilerleyeceksiniz.

Bir sonraki yazımda sizinle babaannemin annesinin Siwa tarifini paylaşacağım.

Hepinize kucak dolusu sevgiler.



ARŞİV YAZILAR