Kalbur saman içinde
Bazen size yapılanları anlamlandıramadığınız gibi, isim koymakta da zorlanırsınız.
Bir siyasetçinin insanların gözünü boyamak için çok daha uzun zamanları olduğu halde, bir film yönetmeni bir buçuk, bilemediniz iki saat içinde bunu başarmak zorundadır. Oysa insan, geceleri ne denli karamsar olsa da gündüzleri tutarlı düşünmek, konuşmak ve tutarlı davranmak zorundadır.
Hayatın anlamsızlıkları, belirsizlikleri, çelişkileri, tüm bu saçmalıkları arasında, bizden her zaman en kusursuz kararları vermemiz beklenir. Bocalamalarımız, tutarsızlıklarımız bağışlanmaz.
Bugün tüm dünyada olup bitenlere baktıktan sonra, şu soruyu sormaktan kendinizi alamıyorsunuz: ‘Acaba insanlık ilk önce kendisini mi yok edecek yoksa dünyayı mı?’
Alkışlar bir türlü durmak bilmiyorsa, yaptığın yanlış hesabını Bağdat’tan döndürmenin zamanı gelmiş demektir.
Terk edilmişlik duygusu. Neden? Ayaklarını bağlayıp topu kaleye şutlamanı, gözlerini bağlayıp orman manzarasına doyasıya bakmanı istiyorlar. Örneklerini görüyoruz zaman zaman: Kendi hayatını mahveden insan, yetmezmiş gibi aynı şeyi başkalarına da yapıyor. Fırlatılan bir sosisin peşinden koşan bir köpek gibi olmamalı insan. Bir insan; bir ağaç, bir inek, bir tutam yeşil ot, bir kova su değildir.
Patron köpeği besleme görevini bize vermiş. Ama aynı köpek havlayıp üzerimize doğru koşarak meyve bahçesine girmemizi engelliyor.
Güncemize yaşadıklarımızı, başımızdan geçenleri yazarız. Ama Yaşadıklarımızın ve başımızdan geçenlerin çoğu kendi seçimimiz değildir. Hiç istemesek de bazı şeylere boyun eğmek zorunda kalmışızdır.
Usta İlhan Selçuk şöyle demiş: “Her insanın penceresi kendine benzer.”
Toplumsal yalıtım, insana boyun eğdirme araçlarından biri olarak kullanılıyor. Katlanmak zorunda mıyız güneşin şiddeti ya da kışın sert ülkesi ikilemine?
Pek çok sinema yönetmeni seyirciyi yargılamak için filim çekmez. Onları rahatlatmak için yapar bunu.
Hepimiz kavganın kötü bir şey olduğunu biliriz ve söyleriz. Ancak gözünün önünde yapılan bir kavgayı ayırmak için çok az insan harekete geçer.
İyiliğin matematiği sıfırlarla dolu. Ve eksiler. Kötülüğün matematiğinde ise hiç sıfır yok. Hep artılar, artılar var.
Bir ölümde insanları güldürecek bir taraf yoktur. Ama bu sırada çevremizdeki bazı insanları gülerken görürüz. Buna bir anlam verebilmek ve açıklayabilmek neredeyse olanaksız.
Hayat öyle sürprizlerle dolu ki. Hiç mi hiç istemediğimiz halde bazı çirkin, kirli, pis oyunların içinde buluruz kendimizi. Hem de tekrar tekrar. Karanlık ışık, hiçbir şey yapmamak hizmet, yoksulu aç bırakmak erdem olacak böylece.
Zarar verdik, hata yaptık, yalan söyledik, aldattık. Şöyleydi o çok ünlü söz: “İlk taşı günahsız olan atsın.”


