Damladan okyanusa; “bir katre tufan bana!”
Ekranlara hapsolmuş bir yaşamda bulduk kendimizi… Her pazartesi gelen “haftalık ekran süresi” bildirimini alınca ekranlara olan hapislik süremizi idrak ediyoruz; belki bir on saniye bu tutsaklığı düşünüyoruz… Kendimizi dünyadan ayrı birer “özne” sandığımız kibirli günlerden birinin ortasında, öyle bir dizeye rast geldim ki, zihnimdeki tüm gürültüler bir anda kesildi. “Katre idim bir ummana karıştım…”
19.yüzyılın o gezgin ve derin ozanı Antalya Elmalı’da doğmuş Gufrani Baba’nın dizeleri bunlar. Yaşamı boyunca dervişane ve gezgin bir melamet anlayışını benimsemiştir. Yoksulluk içinde, dünyalık hiçbir mülke tamah etmeden Anadolu’yu diyar diyar gezmiş; sazı ve sözüyle derdini anlatmıştır. Kâinatın binlerce yıllık hikâyesini tek bir cümleye sığdırırken aslında modern insanın en büyük hastalığına-yalnızlaşmaya ve doğadan kopmaya –görünmez bir neşter vurmuştur. Katre kelimesini okuyunca zihnimde Gufrani Babadan yüzyıllar evvel yaşamış Anadolu’nun kadim erenlerinden bir diğeri imgelendi: Seyyid Nesimi...
"Bahr içinde katreyim, bahr oldu hayran bana..."
(Okyanusun içinde bir damlayım ama okyanus bile hayran kaldı bana...)
Nesimi’nin bu dizesi ile Gufranî’nin nefesi yan yana geldiğinde, insan zihninde iki yönlü ve muazzam bir ufuk açılmaktadır. Nesimi, bakışını içe doğru bükerek insanın o sonsuz cevheri ve ilahi özünü öne çıkarmakta ve tek bir damlanın kalbine sığmış olan okyanusu müjdelemiştir. İnsanın, kendi varlığının derinliğine inerse tüm evreni kapsayacak bir idrak seviyesine ulaşabileceğini ilan etmektedir.
Gufrani ise bakışını dışa ve zamana doğru çevirerek o damlanın çıktığı kozmik yolculuğu resmeder. Elementten bitkiye, canlıdan insana şekilden şekle girerek pişen ve en sonunda kaynağına dönen varlığın büyük devriyesini anlatmaktadır.
İşte bu iki büyük ses birleştiğinde ortaya tek bir gerçeklik çıkmaktadır: Nesimi damlanın içindeki okyanussal derinliği, Gufrani ise o damlanın okyanusa kavuşma serüvenini tamamlar. Biri insanı evrenin özü kılarken, diğeri evreni insanın yolculuğu kılar.
Kendi Yabancılığımızda Kaybolduk
Bizler bugün kendimizi beton binaların içinde, kariyer basamaklarında veya sosyal medya akışlarında tarif etmeye çalışırken; bu iki büyük ozan, varoluşun çok daha geniş ve kadim bir ağın parçası olduğunu hatırlatmaktadır. Gufranî baba; bir zamanlar gökte bulut, toprakta gül, dalda bülbül olduğunu söyler. Bu sadece şiirsel bir mübalağa değildir; bugün modern fiziğin ve astrofiziğin bize söylediği "hepimiz yıldız tozuyuz" gerçeğinin, Anadolu tasavvufundaki pürüzsüz karşılığıdır.
Kendimizi bu geçici dünyada bir "damla" (katre) olarak düşünelim, korkar mıyız sizce böyle düşünürsek? Çoğumuz yalnızlıktan, tek başınalıktan, kaybolup gitmekten dehşete düşüyoruz. Oysa Alevi-Bektaşi felsefesinin ve devriye geleneğinin bize öğrettiği bambaşka bir şey var: damla olmak, okyanustan (umman/bahr) ayrı olmak demek değildir. Nesîmî'nin dediği gibi, doğru bakmayı bilirseniz o tek bir damlanın içinde devasa bir okyanus gizlidir.
Bir Nefeslik Farkındalık
Gufrani Baba’nın "Hak idim de Hak’tan Hakk’a düştüm ben" diyerek bitirdiği o muazzam yolculuk, aslında hepimizin içsel pusulası olmalıdır. İnsan; topraktan gelen, suyla şekillenen, havayı soluyan ve ateşi taşıyan bir mikro kozmostur. Yani kâinat neyse, insan odur; insan neyse, kâinat odur.
Hayatın yükü ağır geldiğinde, kendimizi yalnız veya çaresiz hissettiğimizde bu dizeleri birer birer hatırlamak iyi gelir zihinlerimize... Bizler sadece bu küçük bedenlerden, günlük kaygılardan ibaret değiliz. Ummana ulaşmaya, vahdet birliğine varmaya çabalayan Hak’kın varlık deryalarıyız…
Okyanusun içinde bir damlayız evet; ama Nesimi’nin hatırlattığı gibi okyanusu kendine hayran bırakacak kadar derin, Gufranî'nin söylediği gibi sonsuzluğa karışacak kadar özgürüz. Yalnız değiliz, hiç olmadık…


