MAVİLİKLERE DOĞRU
Dünyanın bizi güzellikleriyle sevindirecek ne kadar az şeyi kaldı. İnsanın gittikçe kalabalıklaşan sekiz milyarlık dünyasını yalnızlık, sahipsizlik, kimsesizlik, kuşatılmışlık doldurmuş. Martıları olmayan bir deniz mi isteniyor?
Yoksul, yaşlı, yalnız balıkçı gökyüzünün mavisini sırtlamış, martı da denizin. Şiirci ise gecenin ve şehrin mavilerini. Martılar Martinik’te de yaşarlar, ama martini içmezler.
Elimizde geriye kalanları koruyabilecek miyiz? Demek ki zaman bazı şeylerin ilacı olmuyor.
Çileden çıkaran şeyler otoriter dayatmalardan çok, yürürlükteki kuralların toplumdan gizlenmesi, karar alma süreçlerinden dışlanma, keyfi güç kullanımı olarak kısaca özetlenebilir.
Şunu açıkça görüyoruz ki, eleştirilerimiz insanları değiştirmiyor. Onları savunma durumuna geçiriyor.
Kitlelerin gerçeklerden çok yanılsamaların peşinde olduğunu derin bir üzüntüyle görüyoruz. Yanlış kişiler baş tacı ediliyor. Kalabalıkların yıkımlara yol açmasını nasıl dizginleyebiliriz?
Politikacılar, halkın düşlerinden faydalanıyor, o düşleri çok iyi kullanıyorlar.
İnsanın bir türlü inanası gelmiyor yaşlandığına. Arthur Conan Doyle şöyle demiş: “Önemsiz şeyler kadar önemli bir şey yoktur.”
Çocukluğumuzdan başlayarak kendimizi yaşama hazırlarız. Bir ses yıllar önce bizi şöyle uyarmış olabilir: “Dikkatli ve hazırlıklı olun. Aynı anda çok şey olabilir.”
Çevresine duvar örmüş bir insana ulaşmak kolay olmaz bilirsiniz. Yazıyorsunuz ve insanları mutsuz kılan nedenler yaşamınızı daha fazla dolduruyor. Sonra soruyorsunuz. ‘Gerçek ne kadar gerçektir?’
Dünyayı kendi özgür irademizle mi anlamlandırıyoruz yoksa bize öğretilen bakış açımıza göre mi? Biz mi teknolojiyi kullanıyoruz yoksa teknoloji mi bizi? Yanılsama gereksinimimiz o denli çok mu ki, aklımızı cehaletin emrine veriyoruz? Karakter mi? Yok yok. Herkes heyecan peşinde. Sınırlarımızı sahip olduğumuz etik değerlerimizle değil, dayatmalarımızla, boyun eğdirişlerimizle çiziyoruz. Oturduğumuz alanı ise ancak saldırganlığımız ölçüsünde koruyabiliyoruz.
Düşlediğiniz bir şey bir gün karşınıza çıkar, ama bir süre sonra siz ona ulaşmanın hep bir düş olarak kalacağını anlarsınız. Geriye düşlerden ve anılardan başka ne kaldı? Biz yaşayabileceğimiz başka gezegenlere gidemiyoruz. O gezegenler bize gelsin.
Doğada bize ait olan çok şey görüyoruz, ama beğenmediğimiz için onlara sahip çıkmıyoruz. Deniz de tüm maviliği ve sevecenliğiyle kollarını uzatıp bize doğru koşmaz mı? Hem de milyonlarca kez, yorulmadan, bıkmadan.
Önemli olan salt istediklerimizin bize verilmesi değil, neleri istememiz gerektiğini bilmediğimiz için isteyemediklerimizin de bize verilmesi.
‘Kendin olma’yı seçmeyi başarabilmek zaman alıyor. Başarırsın, belki de ömrünün sonuna doğru.


