İlkay  Adalıoğlu

İLKAY HANIM BAKIN..!


Her ne kadar bugün hatırlayan bir avuç insan kalsa da küçümsenemez bir süre yerel yayın organlarında görev yaptım. Yurt geneline ulaşan kanallarda dahi bu mesleği sürdürmek oldukça güçken varın siz düşünün bizlerin neler yaşadığını…

Maddi yetersizlikler, kısıtlı olanaklar, sınırlı, dar bakış açıları, yetersiz bilinç, eğitim eksikleri… vs

Bu yazıdaki niyetim anılar serisi başlatmak değil.

En azından şu an değil.

Hatıratlara gömülmek için henüz genç hissediyorum kendimi.

Bunca zaman sonra Mersinlilerin hafızasında kalmış olduğumu sanmıyorum ama birlikte görev yaptığım arkadaşlarım bilir, haber spikeri, seslendirme ve yanı sıra çeşitli programlarda sunuculuk görevlerim oldu. Beş altı yıl kadar da öğlen kuşağı da hazırlayıp sundum.

Hafta içi, her gün iki saat, canlı yayın.

Yapım ve sunumun tamamen şahsıma endekslendiği kuşaktı. Malzeme, teknik, teknik adam sorunsalının aşılamadığı bizim gibi kurumlarda, her gün iki saati doldurmak nerdeyse mucize gibiydi. Yönetim anlayışları da destekleyicilikten uzak, keskin, sert tutumlar takınınca maddesel yetersizliklere motivasyon eksikliği de eklenirdi ki sormayın….

Belki de en zoru buydu.

Yine de bu mesleği bile isteye seçmiş bir kadın olarak, yetersizliklere rağmen her zaman işimi severek yapmışımdır.

Zor olan işlerden biri de yayın içeriğini en akıcı şekilde doldurmaktı. Her gün, iki saat süreyle, bir veya birkaç konu ve konuk saptamak çoğunlukla gücümüzü, becerimizi zorlardı. Mersin gibi siyasi, kültürel ve toplumsal bakımdan kendini henüz gerçekleştirememiş bir kentte, her gün bir veya birkaç konu-konuk saptamak ciddi bir problemdi.

Yukarıda saydığım sorunlara, biz sunucuların donanım eksikliği de eklenince her gün doyurucu programlara imza attık diyemem.

Sözel derslerde hep en iyi olma iddiası taşımış öğrenci alışkanlığıyla tıptan, hukuka, sanattan, toplumsal konulara uzanan geniş yelpazede, dersime iyi çalışıp ekrana çıkmaya özen gösterdim en azından. Çünkü deneyimleyerek öğrendim ki iyi bir sunucu, konuya hakim olmalı. Konuşmacı, bir yerde tıkandığında devreye girebilmeli. Akışın aksamasına izin vermemelidir.

Bu beceriyi ortaya koymak da bilgi ve deneyim ister.

Bir iki iletişim kazası dışında ekranı paylaştığım kişiler, genellikle iyi duygularla, olumlu kanaatlerle ayrılmıştır televizyondan. Bu nedenledir k i her davet edişimizde de seve seve kabul etmişlerdir.

Onca zaman dön dolaş aynı yüzlerle, defalarca program yapmamıza ve bu insanlarla sosyal yaşamda da karşılaşmamıza rağmen yayınlarda, kendilerine ısrarla, ismen hitap etmemize karşın onların da bize aynı nezaketle karşılık verdiğini pek söyleyemem.

İşte Ekrem İmamoğlu, 31 Mart yerel seçim kampanyasında, biz sunucuların içerlediği ancak dile getiremediği bu nezaketsizliği ortadan kaldırdı.

Hem de tek başına…

Seçim kampanyası süresince sayısız programa katılan İmamoğlu, tüm siyasetçilere (kendi partisi dahil) iletişim becerisi kazandırdı. Duyarlılık ve nezaket öğretti.

Tanınmış, tanınmamış, çok izlenen, az izlenen, sevilen, sevilmeyen…. Kadın veya erkek, genç, yaşlı herkese, her yayında, hem de defalarca Ayşe Hanım, Mehmet Bey şeklinde seslendi.

Kendisini linç etmek üzere tuzak kuranlara bile (Ahmet Hakan, Nagehan Alçı gibi) kibar davranarak, aynı eşitlikçi tavrı sergiledi.

Siyasete ilgi duyan bir vatandaş olarak seçim sürecinde diğer adayları takip ettiğim gibi İmamoğlu’nu da heyecan ve hayretle izledim. Sunucuya değer veren, önemseyen ve bunu dile döken ilk siyasi figür olduğunu söyleyebilirim.  Bu mesleğin içinden gelen biri olarak da son derece memnuniyet duydum.

Çünkü her şeyden önce yayını sırtlayan, izleyiciyle bire bir baş başa kalan ekran yüzünün, kendini iyi ve özel hissetmesi izleyenlere de olumlu yansır. Bu sayede motivasyon artar, performans yükselir.

Kendini ‘sosyal demokrat’ olarak tanımlayan, halkçı, toplumcu savıyla siyaset yapan onca figürle, defalarca yayın yaptık. Çoğu, bırakın adınızı merak edip, hafızaya alıp, ekranda, “Bakın İlkay Hanım…” şeklinde hitap etmeyi (Bu örnek, Ekrem İmamoğlu tarzıdır) genellikle göz teması bile kurmaz. Zaten bu kişiler, sorularınızı da dikkate almaz. Sık sık söz keser. Kameralara konuşur yani hep tribünlere oynar. Kendi ezberini yineler durur. Kocaman göbeklerini unutur, yayın öncesi kameramanı fırçalar “Bak beni hep şişman gösteriyorsun” der… Sürpriz soru sevmez. Yayın hazırlık aşamasında, sunucuyla kendi iletişim kurmaz, direkt müdürleri, idarecileri muhatap alır. Oldukça kibirlidirler. Şoföründen, korumasına, şakşakçılarına kadar bir tabur insanla lütufmuş gibi gelir ve giderler.

Moderatör kadar bile varlık gösteremezsiniz bu tiplerle.

Siyasi yaşamlarının başında iletişim, görgü ve nezaket kurallarına dikkat eden Adalet ve Kalkınma Partisi, iktidarları uzadıkça, güçleri arttıkça eşi görülmemiş bir kibre büründü. Bu üst tavır, tabi ki kameralara da yansıdı. Başta genel başkanları olmak üzere partinin önde gelen isimleri, yayınlarda sunum yapanları muhatap kabul etmedi. Zaten kraldan çok kralcılar türedi. Onlar da çanak sorular, destekleyici, titrek cümleler dışında bir varlık ortaya koyamadı. Konforlu, seçim propagandası şeklinde yayınlar yapıldı.

İmamoğlu’nun yükselen başarısıyla, anımsayın, Binali Yıldırım, genel başkanı gibi davranmaktan vazgeçip, rakibini taklit etmeye başladı. O zamana kadar defalarca program gerçekleştirdiği ekran yüzlerinin isimlerini öğrenmek zorunda kaldı. Yine rakibi İmamoğlu tavrını rol model alıp, iletişim becerisi kazandı. Şimdilerde de yeni parti liderlerinde bu farkındalığın geliştiğine tanıklık ediyoruz.

“Önemli Kişiler”in, İmamoğlu sayesinde, sonradan geliştirdiği bu kabiliyet, tüm basın yayın çalışanları adına sevindirici bir gelişme. Çünkü bu görevi üstlenenlerin emeği yadsınamaz. Bu insanlar, heyecanını, enerjisini, sesini, tonunu, görüntüsünü, en ince ayrıntıya kadar dizayn etmek zorunda.

Yaniiii….. Sağol Ekrem Başkan, şimdilerde şeytan taşlamaktan namaz kılmaya vakit bulamazken farkında bile olmadan, gizli, hiç seslendirilmemiş bir sorunu tek başına ortadan kaldırdın.

Umuyorum, konuştuğu kişilere ismiyle seslenmeyi sayende öğrenen siyasi odaklar, karşısındakini dinlemeyi, anlamayı, yargılamamayı, sevmese de saygı duymayı, ayrıştırmamayı, yaftalamamayı da öğrenebilirler.

Bir gün bu da olur mu?

Ne dersiniz?



ARŞİV YAZILAR