İlkay  Adalıoğlu

BU SON OLSUN!..


Cinayet gibi korkunç bir olayın kendisinden bile dehşet verici gelişmeler yaşanıyor.

Bir kadın yine canavarca katledildi, ardından yaşanan olay ve görüşler, nerdeyse cinayeti gölgede bırakacak vahşette.

‘Papyonlu katilin’ eyleminden bile korkunç yorumlar yapılıyor.

Öldürme biçimi bile bu insanlıktan zerre nasibini almamış ifadeler kadar insanın kanını dondurmuyor.

Huysuz Virjin gibi benzersiz karakterle yıllarca hepimizi güldüren Seyfi Dursunoğlu’nun ardından işittiklerimiz…

Hayatının baharında bir kadının daha yaşamının çalınması…

Ve her kadın cinayetinden sonra gelen katil güzellemeleri, kurbanı yerme çabaları…

Katilleri yaşatma, koruyup kollama mekanizmaları…

Kadına yönelik şiddeti normal gösteren ahlak sorgulayıcıları…

Bu denli ağırlaşan, yoğunlaşan kötülüğü bu ülke daha ne kadar taşıyabilecek bilmiyorum.

Bu kadar ağdalanan kötücül dil karşısında, hassas ruhlar, akıl sağlığını koruyarak nasıl dayanacak onu da bilmiyorum.

Ama biz ve bizim gibi memleketlere baktıkça şunu görüyorum ki;

Fizik kuralına göre, eşya maruz kaldığı baskı sonucu patlar çatlar. Ama her zaman değil. Bizim gibi felaket, acı dozu bilinçli arttırılan toplumlarda bazen alttan delik açılır. Delikçikler oluşur. Birden fazla. Damar damar. O zaman üstten ne kadar baskı yapsan alttan sefalet olarak süzülür. Üstten ne kadar kötü madde salsan alttan rezalet şeklinde dökülür.

Durumumuz bu.

Üstümüze sıktıkları kötücül maddeler, toprağa bulaşıyor. Soluduğumuz havaya karışıyor. İçtiğimiz suya bulanıyor. Ve o istedikleri yaratıklara dönüşüyoruz. Yani kötücül maddenin kendisi haline geliyoruz.

Cinayetin kendisinden bile dehşet verici, vahim olan bu…

Neye ve nasıl dönüştüğümüzün en iyi örneği, Pınar cinayetinde bir kez daha ortaya çıktı.

Aslında ismi ve cismi hiç de lazım olmayan, bahsini etmekten hiç hoşlanmadığım ancak herkes tanıdığı için geldiğimiz noktayı tariflemek açısından çarpıcı.

Sosyal medyada Pınar Gültekin’in katilini destekleyenler platformu oluşturulduğu sırada, popüler kültür ürünlerinden biri, “O kadar iri bir kızı nasıl sığdırdın varile?” diye soruyor.

Ya işte muhterem… Tuhaflıklar ülkesi burası.

Bu kadar yeteneksiz ve niteliksizken sen nasıl ünlü olduysan… Öyle…

Bu kadar kıt imla ve dilbilgisiyle nasıl tweet atmayı becerebiliyorsan… Öyle…

Aynı şahıs, RTE’ye methiyeler sıralıyor sık sık. AVM bağımlısı olduğunu, bazen bir araba parası kadar alışveriş yaptığını söylüyor. Ramazanda “Edep yahu. Biraz saygı. Gözümüzün önünde yiyip içmeyin bari” derken, kızının köpeğini VIP araçla İstanbul’dan Bodrum’a nasıl getirdiğini de canlı yayınlarda anlatıyor.

Gülünç değil mi?

İşte neye dönüştüğümüzün en iyi örneği…

Zira bu ‘kötücül hareket’ hız kazanırken mesele bizim nerde durduğumuz.

40 günlük bebeğe tektaş takılırken ağzı açık sersemler gibi alkışlayanlar arasında mıyız?

Marketlerde bebek mamalarına takılan alarmları görünce kahredenler arasında mıyız?

Öldürülen her kadının ardından ahlak muhasebesi yapan zihniyetten miyiz?

Yoksa tüm canlıların başta yaşamı olmak üzere her türlü hakkını savunanlardan mıyız?

Kadın özgürlüğü deyince sadece başörtüsü mü anlıyoruz?

Özgürlüğün herkesin hakkı olduğundan hareketle tüm insanların tercihlerine saygı göstermemiz

gerektiğini bilenlerden miyiz?

İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmeye kalkanların “Kadın haklarını korumak için bu sözleşmeye ihtiyacımız yok” kelamına ikna olan tarafta mıyız?

Kravatla mahkemeye çıkan kadın katillerinin ‘iyi hal indirimiyle’ 3-5 ay yatıp çıkmasıyla memleketin çocuk-kadın düşmanı cehennemine çevrildiğini görenlerden miyiz?

İnsanlık, ahlak ve gelişmişlik düzeyini her fırsatta gözler önüne seren yeteneksiz, niteliksiz tanınmış kişileri takip eden güruhun parçası mıyız?

Yoksa tanınmak, bilinmek, sevilmek, takip edilmek için belli bilgi, görgü, zeka, yetenek, kültür birikimine sahip olmaları gerektiğini düşünenlerden miyiz?

Yoksa her devrin şaklabanları, her hükümdarın soytarıları olur.

Biz kimi dinliyoruz, kimi izliyoruz, kimi okuyoruz…

Asıl mesele bu.



ARŞİV YAZILAR