Ergün Parlat

Ergün Parlat

HALININ ALTI


Bazı insanlar iyi değildir ya da yeterince iyi değildir. Ama öyle kurnazca rol yaparlar ki, çevrelerindeki diğer insanlar ağız birliği etmişçesine onun iyi bir insan olduğunu söylerler ve buna inanırlar. Karşılarında direnebilecek doğru dürüst bir adam bulamayarak, “Pes doğrusu!” dersiniz. Üstüne üstlük böyle bir insanın etki alanı da genişse, başa çıkmak gerçekten zor.

Her ne kadar anlamlı, amaçlı ve yararlı bir yaşamın anahtarı üretmek ise de, üretim sürecinde insanlarla kurduğunuz etkileşimler sırasında karşınıza çıkabilecek olası sorular, bazı yanıtlardan daha aydınlatıcı, daha uyandırıcı ve anlamlı olabilirler.

Çağdaş ve yaratıcı insan soru sormayı bilir. Örneğin; “Halının altında ne var? Halının altına neler süpürülmüştür?”

Belki de beynimizin en büyük bölümünü insanlar tarafından aldatılmamak için kullanıyoruz ya da aldatmak için.  Geriye kalan küçük bir kısmını da yeme içme, gidip gelme, oturup kalkma gibi ıvır zıvır işler için ayırıyoruz.

İki ayağı üzerinde yürüyen her canlı insan değil. İnsanların bizim için kötülük düşündüklerine, karşımızda yer aldıklarına inanıyoruz. Oysa herkes kendi tarafında, kendi çıkarlarını koruma çabasında.

Günlük yaşamımızda gerçek birer kahraman olarak gördüklerimiz, sakın yetenekli birer öykünmeci olmasınlar.

Zaman zaman kafamıza takıldığı olmuştur. Acaba Olimpiyatlar neden hiç Türkiye’de yapılmaz? Zaman zaman Olimpiyatların düzenleneceği yerler arasında aday olarak Türkiye ve İstanbul’un da adından söz edilir. Ancak son anda uluslar arası derin lobi harekete geçer ve bu hak bir anda yabancı bir kente kaydırılıverir.

Bektaşi’ye; “Dünyanın altı üstüne gelecek” demişler. Bektaşi: “Belki altı üstünden daha iyidir” demiş. Bildiğiniz üzere, “Açtırma kutuyu, söyletme kötüyü” biçiminde bir atasözümüz vardır. Halıyı bir köşesinden kaldırdığımızda, karşılaşacağımız sonuçlara direnebilmek için gerekli güç, kararlılık ve yürekliliğe sahip olmamız gerekir. Bakarsınız halıyı kaldırdığımızda, altından başka bir halı daha çıkabilir.

Gazetecilikle ilgili pek çoğumuzun bildiği bir fıkra şöyle: ‘Meslekte yeni bir gazeteci genç, ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde röportaj yapmak üzere görevlendirilir. Gazeteci, karşısındaki hastaya sorduğu birkaç sorunun ardından, şu soruyu sorar: “Burada kaç kişisiniz?” Yanıt yok. Aynı soruyu bir kez daha sorar, yine yanıt alamaz. Üçüncü kez sorduğunda hasta –boş ver- anlamında elini şöyle bir sağdan sola doğru salladıktan sonra şu soruyu sorar genç gazeteciye: “Asıl siz dışarıda kaç kişisiniz?”

John Burnside’ın ‘Şeytanın Ayak İzleri’ romanında şöyle bir paragraf vardır:

“Kasabada en önemli şey, insanların ne kadar malı olduğuydu, ama nasıl olup da o kadar mala sahip olduğu da malın kendisi kadar önemliydi. Kimin ne kadar mülke sahip olduğu tam bilinemezdi, bilmek için bu işlerle ilgilenmeniz gerekirdi, ama gerçekten merak ediyorsanız o mülklerin nasıl ele geçirildiğini ve etraflarında birikmiş skandalları da öğrenmek zahmetine katlanmalıydınız.”

Birey olarak alçakgönüllü, konuksever ve sevecen insanlarız. Ancak iş ortak yaşam alanlarına gelince, değişik bir toplumsal kültür devreye giriyor. Övgüye değer iyi huylarımızdan pek eser kalmıyor. Görgüsüz, kaba insanlar olup çıkıyoruz. Kendimizi kanıtlamak için mi böyle davranıyoruz acaba?



ARŞİV YAZILAR