Mehmet S. Nane

Çocukluğumun Atatürk Parkı ve Mersin Festivali (2)


Halka atma, tüfekle hedefe ateş etme, gücünü denemek isteyenler için yumruk vurulan boks topu ilk aklıma gelen festival hoşluklarıydı. Yeni nesil her şeyi bilgisayar üzerinden internetle, sosyal mecralarda ve Google hazretlerinden öğreniyor. Bu sebeple az evvel bahsettiklerim onlara bir şey ifade etmeyebilir. 

Hatta onlara ayrıntılı anlatsam ve bunlarla çok eğlendiğimizi söylesem “Bunlarla nasıl eğlenilir” diye düşüneceklerine eminim.

Normaldir. Zaman ilerliyor, her şey değişiyor. Hem de çok hızlı...

 

***

 

Festival aynı zamanda bir kültür etkinliğiydi de. Tiyatro oyunları sahneye konulur, konserler verilirdi. Ve bu etkinlikler öyle sıradan falan da olmazdı.

Mesela, başrolünde muhteşem tiyatrocu Ayten Gökçer Hanımefendi’nin oynadığı “Yedi Kocalı Hürmüz”ü ben ilk olarak Mersin Festivali’nde izledim.

 

Sene 1978 olmalı. İbrahim Tatlıses ’Ayağında Kundura’ ile patlama yapmıştı. Ben İbo’yu bizim festivalimizde dinledim ilk.

Bir de aklımda Neco’yu izlediğim kalmış. ’Onlar (Kadınlarımız)’ şarkısını söylerken giydiği içi kırmızı, dışı siyah peleriniyle kalmış aklımda. Ne çok alkışlamıştım onu.

Ben hatırlamıyorum ama eminim Mersinliler bu yazdıklarıma ilave pek çok değerli sanatçı daha hatırlayacaklardır.

İşte böyle; bizim şirin festivalimize dönemin önemli tiyatrocu ve müzisyenleri gelirdi.

 

Ali Kocatepe gencecik bir müzisyenken ’Merhaba Mersin’ şarkısını bestelemişti sevgili şehrimiz için. Nefis bir şarkıdır o. Müziğiyle de sözleriyle de. Aradan tam 45 yıl geçmesine rağmen güzelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Ne zaman dinlesem dalar giderim o güzelim, eski günlere.

Merhaba Mersin, festivalimizin adı konmamış ’marşıydı’. Belediyenin de katkılarıyla, festival alanı dışında caddelerde, sokaklarda bu harika şarkı işitilirdi.

 

Ayrıca şehrimizin kullanılmayarak bir köşeye atılan güzelim logosu da yaklaşık 50 yıl evvel o dönemde tasarlanmıştı.

 

***

 

Atatürk Parkı, festival alanı olmasının yanında ‘Belediye Çay Bahçesi’ne de ev sahipliği yapardı. Bu çay bahçesi denizin hemen kıyısında sevimli, güzel bir mekândı. Çay, kahve ve soğuk içeceklerin yanında tost servisi de vardı. Kaşarlı tostlarının tadı şimdiki gençlerin tabiriyle ’efsaneydi’.

Bu güzel çay bahçesi canı bira içmek isteyenler için de iyi bir seçenekti. Denizin hemen kıyısında, makul fiyata zevkle bira içenler hâlâ gözümün önündedir.

 

Parkımızda ayrıca akşamları hizmet veren müzikli bir bahçemiz daha vardı. Çok yazık ki adını hatırlayamadım. Bu mekân, hakikaten de bahçe gibiydi. Eski yazlık sinemalarda kullanılan tahta sandalyeler ve masalar vardı. Zemin topraktı. Masaların konulduğu yerlerin çevresinde ağaçlar vardı. Burada yaz akşamları konserler olurdu. 

Sahne, zeminden yaklaşık yarım, belki de bir metre yüksekti ve İstanbul gazinolarında olduğu gibi ‘T’ biçimindeydi. Fakat İstanbul’un şık gazinolarından farklı olarak tahtaydı. Evet, evet; bildiğiniz tahta.

 

Giriş ücretsizdi. Fakat içeriye girmek için içecek fişi almak zorunluydu. İçecekler ise çay, kahve, soğuk içecekler ve biraydı. Garson masaya gelir, fişi verirdiniz ve içeceğiniz gelirdi. Ondan sonra da keyfinizce eğlenirdiniz.

 

Bu müzik seanslarına apartmandan komşu hanımlar ve çocuklarıyla birlikte gidilirdi. Babalar bu ’huruç seferlerine’ katılmazdı. Biz genellikle karşı komşumuz Nuran Teyze ve çocuklarıyla birlikte giderdik. Haftada bir-iki akşam gidilirdi. Bazen üstü üste 2-3 akşam gittiğimizi de hatırlarım.

Nuran Teyze’nin kocası Mustafa Amca (Kandemir) karayollarında inşaat mühendisiydi. Sağlam Erbakan’cıydı. Çok sakin, efendi bir adamdı; tüm aile olarak da son derece modernlerdi.

 



ARŞİV YAZILAR