Mehmet S. Nane | Yaşayan Türkçe | Güney Gazetesi Mersin
Mehmet S. Nane

Yaşayan Türkçe


“Bu başlık da nereden çıktı” dediğinizi duyar gibiyim. “Türkçe’nin ölüsü mü olur” diye sormuş da olabilirsiniz.

Elbette ki kastım o değil. Söylemek istediğim, günlük kullanımdaki lisanımızdır. 

 

***

 

Diller yaşar. Kelime dağarcığının zenginliği, konuşma, yazma ve imlânın doğru kullanımıyla da sağlıklarını korur.

 

***

 

Türkçe’nin tarihine baktığımızda “Altay Dönemi” adı verilen ilk Türkçe kullanımının çok eski tarihlere kadar uzandığını görürüz. Bu dönemin ne zaman başladığı hususunda bilim adamları arasında bir görüş birliği yoktur. Kimi araştırmacılar bu tarihi günümüzden 10-11.000 yıl evvele kimileri de 6-7.000 yıl öncesine dayandırmaktadır. (M.Ö. 4.000-9.000).

 

Türkçe’nin Altay dilinden ayrılarak bağımsız bir dil olarak ortaya çıkan dönemine “İlk Türkçe Dönemi” denilmektedir. Bu dönemin de günümüzden yaklaşık 6.000 sene evvel yaşandığı saptanmıştır. (M.Ö. 4.000).

 

İlk Türkçe yazılı metinlerinse 7. yüzyıla ait olduğu kanıtlanmıştır.

 

Bu bilgiler şu kesin gerçeği ortaya çıkarmaktadır: Hangi araştırmacının verdiği tarihleri kabul edersek edelim, tartışmasız olan gerçek Türkçe’nin 1.000’lerce yıllık konuşma, 1.500 yıllık da yazılı metin geçmişine sahip olduğudur.

 

Hâsılı; kendimizi ifade ettiğimiz, konuştuğumuz ve yazdığımız güzel lisanımızın böyle köklü ve zengin bir geçmişi vardır.

 

***

 

Bu makalenin konusu Türkçe’nin tarihini incelemek olmadığından bu kadar bilgiyle yetinmek istiyorum.

Fakat şunu da hatırlatmalıyım: Türkçe, tarihsel süreçte pek çok evre, dönem, değişim ve dönüşümden geçtikten sonra bugün kullandığımız lisanımız ortaya çıkmıştır.

 

***

 

Günümüz Türkçe’sini irdelerken özellikle “Osmanlı Türkçesi” üzerinde durmalıyız. Çünkü şu an konuştuğumuz Türkçe’ye bu dönemin ardından kavuştuk.

Osmanlı Türkçesi, 15. yüzyıldan sonra Türkçe’ye Arapça ve Farsça çok sayıda kelimenin girmesiyle oluşmuştur.

 

Bu öyle bir dildir ki Saray ve yönetimin elitleriyle (Zadegân) Anadolu halkı yani Türk’ler birbirini anlamaz. Çünkü ağdalı bir yazı ve konuşma dili biçiminde tezahür eden bu lisanı halk bilmez. Yazı dili konuşmaya mukayeseyle çok daha ağdalı ve çetrefildir.

Yönetim, halkından dil bakımından kopuktur.

 

Bu durum 20. yüzyılın başlangıcında bir avuç edebiyatçı entelektüelin dilde Türkçe’leşme ve sadeleşme çabalarına kadar bu şekilde devam eder.

Bunun akabinde 1928’de yapılan Harf Devrimi’yle ve bilahare kurulan Türk Dil Kurumu’nun çalışma ve gayretleriyle artık Türkçe’nin yeni dönemi de başlamış olur.

Dil ‘arındırılarak’ Türkçe’yi yurt sathında herkesin rahatça kullanması sağlanır ve halkla yaşanan kopukluk giderilir.

Cumhuriyet’in pek çok erdeminden biri de budur.

 

***

 

Türkçe’de zaman zaman “Öz Türkçe” ya da “Arı Türkçe” adı altında dil çalışmaları yapılır.

Bunun neticesinde ortaya çıkan bazı kelimeler halk tarafından benimsenir ve kullanılır, bazıları ise kabul görmez. Halkın kullandığı bu yeni kelimeler de yaşayan Türkçe içinde yerlerini alırlar.

 

Fakat öz Türkçe kullanmak topluma bir mecburiyet gibi sunulursa ters teper. Tecrübeler göstermiştir ki bu ‘gayretkeşlikten’ dolayı ortaya bazı anlamsız ve zorlama kelimeler çıkabilmektedir. Bu durum mevcut Türkçe’ye de büyük zarar verir. Bunun sonucunda da dil kıraçlaşır, kuraklaşır.

 

***

 

Her lisan diğer lisanlardan etkilenmiştir ve bünyesine o dillerin kelimelerini katmıştır. Bu Türkçe için de geçerlidir. Dilimize çok sayıda Farsça ve Arapça ve onlar kadar olmasa da Batı dillerinin kelimeleri girmiştir. Tüm bu kelimeler de günlük hayatta kullanılarak “Yaşayan Türkçe”yi oluşturmaktadırlar.

 

***

 

Günümüzde de kullandığımız Farsça ve Arapça kelimelerin bunca yüzyıldan sonra “kadim” kültürümüze ait oldukları kabul edilmelidir. Bu kelimelerin tamamen dilden atılmasını savunmak, Türkçe’ye yapılacak büyük bir kötülüktür. 

 

Aynı şekilde öz Türkçe olan ve halk tarafından benimsenen ve kullanılan tüm kelimelere “uydurma” diyerek burun kıvırmak da Türkçe’ye yapılacak bir kötülüktür.

 

Dil, dinamik bir yapıdır. Dil yaşar.

Zaman içinde bu dinamik yapı sayesinde kullanılmayan kelimeler zaten ortadan kalkacaktır. Bu iş dayatmayla değil, suyun akarak yolunu bulması gibi kendi doğal mecrasında olacaktır.

 

***

 

Sonuç olarak, dilde “Eski Türkçe” ya da “Öz Türkçe” zorlamaları yapmanın hiçbir haklı gerekçesi ya da manası yoktur.

Millet birbirini anladıktan sonra bırakınız her ikisi de bizim olan “Eski Türkçe”yi de “Öz Türkçe”yi de istediği gibi kullansın.

Çünkü bu ikisinin birleşimi bizim Yaşayan Türkçe’mizdir.

 

Aslolan, en önemli ortak kültürel değerimiz olan Türkçe’nin herkesin ortak dili olmasıdır. Ve lütfen millet olmamızın en önemli ögesi, kültür birliğimizin temel taşı olan Türkçe’yi iyi kullanalım, ona sahip çıkalım ve yeni nesillere de bu muazzam dili büyük zenginliği içinde aktaralım.



ARŞİV YAZILAR